Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Market raflarında arkasını okumaktan yorulduğumuz o upuzun içindekiler listeleri yokken ne yiyorduk acaba? Hani şu paketli, afili ambalajlı, koruyucu maddeli yiyecekler hayatımıza girmeden çok önce... İşte paleo diyeti tam olarak seni o eski, çok eski günlere, avcı-toplayıcı atalarımızın sofrasına götürmek istiyor. Bir nevi genetik kodlarımıza geri dönüş bileti gibi. İşlenmemiş, topraktan çıktığı gibi veya doğada nasıl bulunuyorsa öylece tabağına gelen yiyecekler yani. Temelde olay çok basit aslında; doğa sana ne sunuyorsa onu ye, fabrikadan çıkanı değil.
Kırmızı et, tavuk, balık, bolca taze sebze ve dalından koparılmış meyveler bu işin başrolünde yer alıyor. Hani bazen pazara gidersin de her şey gözüne apaydınlık, capcanlı gelir ya, işte tam o his. Tabii kuruyemişleri ve sağlıklı yağları da unutmamak lazım. Yumurta zaten bu işin olmazsa olmazı, sabahları seni tok tutacak en büyük dostun. Yani doğada kendi kendine yetişen, koşan, büyüyen ne varsa tabağına ekleyebilirsin gönül rahatlığıyla.
Tahıllar, baklagiller ve o çok sevdiğimiz süt ürünleri ise bu hikayede maalesef dışarıda kalıyor. Düşünsene bir kere, atalarımız buğdayı ne zaman ekti, ne zaman un haline getirdi ki? Tarım devrimiyle hayatımıza giren ne varsa şimdilik vedalaşman gerekiyor. Nohut, mercimek, ekmek, hatta o sabah kahvaltısında bayılarak yediğin peynir bile bu listede yok. Vallahi billahi ilk başta kulağa biraz sert, hatta imkansız gibi geliyor ama insan alışıyor...
Şeker konusuna ise hiç girmeyelim istersen, çünkü rafine şekerin her türlüsü tamamen yasak. Canın çok tatlı çektiğinde ne yapacaksın peki? Bir avuç kuru yemiş ya da belki birazcık bal... Vücudunun o yapay tatlı krizlerinden nasıl yavaş yavaş arındığını gördükçe sen de şaşıracaksın zaten. Bazen sadece bir elma yemek bile dünyanın en lezzetli şeyi haline gelebiliyor, insan tat alma duyusunu yeniden keşfediyor resmen.
Aslında bu bir diyet programından ziyade, hayatı biraz daha yavaşlatma ve sadeleştirme çabası. Kendine bir şans verip tabağındaki renkleri değiştirmeyi deneyebilirsin. Kim bilir, belki de aradığın o eski enerji tam da bu sadelikte saklıdır...
Kırmızı et, tavuk, balık, bolca taze sebze ve dalından koparılmış meyveler bu işin başrolünde yer alıyor. Hani bazen pazara gidersin de her şey gözüne apaydınlık, capcanlı gelir ya, işte tam o his. Tabii kuruyemişleri ve sağlıklı yağları da unutmamak lazım. Yumurta zaten bu işin olmazsa olmazı, sabahları seni tok tutacak en büyük dostun. Yani doğada kendi kendine yetişen, koşan, büyüyen ne varsa tabağına ekleyebilirsin gönül rahatlığıyla.
Tahıllar, baklagiller ve o çok sevdiğimiz süt ürünleri ise bu hikayede maalesef dışarıda kalıyor. Düşünsene bir kere, atalarımız buğdayı ne zaman ekti, ne zaman un haline getirdi ki? Tarım devrimiyle hayatımıza giren ne varsa şimdilik vedalaşman gerekiyor. Nohut, mercimek, ekmek, hatta o sabah kahvaltısında bayılarak yediğin peynir bile bu listede yok. Vallahi billahi ilk başta kulağa biraz sert, hatta imkansız gibi geliyor ama insan alışıyor...
Şeker konusuna ise hiç girmeyelim istersen, çünkü rafine şekerin her türlüsü tamamen yasak. Canın çok tatlı çektiğinde ne yapacaksın peki? Bir avuç kuru yemiş ya da belki birazcık bal... Vücudunun o yapay tatlı krizlerinden nasıl yavaş yavaş arındığını gördükçe sen de şaşıracaksın zaten. Bazen sadece bir elma yemek bile dünyanın en lezzetli şeyi haline gelebiliyor, insan tat alma duyusunu yeniden keşfediyor resmen.
Aslında bu bir diyet programından ziyade, hayatı biraz daha yavaşlatma ve sadeleştirme çabası. Kendine bir şans verip tabağındaki renkleri değiştirmeyi deneyebilirsin. Kim bilir, belki de aradığın o eski enerji tam da bu sadelikte saklıdır...