Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi billahi bıktım artık şu her pazartesi başlayıp çarşamba akşamı tatlı krizinde patlayan, insanı hayattan soğutan mucizevi şok listelerden; yok kibrit kutusu kadar peynirmiş, yok haşlanmış tatsız tuzsuz sebzeymiş, geçiniz bunları abi... Akdeniz diyeti zayıflatır mı sorusunun cevabı aslında senin bu işe ne kadar kafayı taktığınla ve tabağına neyi ne kadar yığdığınla doğrudan alakalı bir mevzu. Adam gidip Ayvalık sızma zeytinyağını şifadır diye salataya, yemeğe bodoslama boca ediyor, sonra da gelmiş bana hocam ben niye kilo veremiyorum diye dert yanıyor. Ya kardeşim, zeytinyağı dediğin şey dünyanın en temiz, en asil yağdır eyvallah, damarları pırıl pırıl yapar ona da tamam ama nihayetinde bir gramı dokuz kalori be yahu! Sen o tabağın dibinde kalan o mis kokulu yağa yarım somun ekmeği banarsan, o Akdeniz esintisi sana göbek çevresinde bildiğin yağ tabakası olarak geri döner, bu kadar net. O yüzden mucize falan aramayı bırakıp porsiyon kontrolü denilen o acı gerçekle yüzleşmek zorundasın.
İşin aslı ne biliyor musun, bu bir diyet değil, resmen bir coğrafyanın hayata, masaya ve tabağa bakış felsefesi... Şimdi sen sabahın köründe kalkıp o canım domatesin, salatalığın üzerine biraz kekik serpip yanına iki zeytin koyduğunda zayıflayacağını mı sanıyorsun sadece? Eğer günün geri kalanında stres içinde koşturup akşam eve gelince sinirden buzdolabının kapısını kemiriyorsan, o Akdeniz’in sakinliği de esintisi de yalan olur gider. Bu beslenme modelinin temel mantığı aslında vücudu sürekli bir kıtlık psikolojisine sokmadan, metabolizmayı o gereksiz işlenmiş paketli gıdaların zehrinden koruyarak kendi doğal ritmine döndürmek. Endüstriyel gofretleri, asitli içecekleri hayatından söküp attığında, yerine de şöyle lifli lifli baklagilleri, mevsiminde yakalanmış balığı koyduğun zaman vücut zaten bir afallıyor, "Neler oluyor yahu" diyor ve kendi kendine o fazlalıkları atmaya başlıyor... ama sabırsızsın işte, hemen iki günde beş kilo gitsin istiyorsun.
Peki, bu işin bilimsel kılıfı, o çok bilmiş uzmanların anlattığı hikaye nereye dayanıyor derseniz; tamamen o bağırsak florasını bayram ettiren lifli gıdalar ve sağlıklı yağların kombinasyonunda bitiyor iş. Lif demek, midenin geç boşalması demek, yani o saat başı gelen "acaba dolapta ne var" krizlerinin bıçak gibi kesilmesi anlamına geliyor. Sen öğlen yemeğinde şöyle bol yeşillikli, nohutlu bir salata yediğinde, üstüne de azıcık limon sıktın mı, o kan şekerin bir anda fırlayıp sonra seni bayıltacak şekilde yere çakılmıyor, yavaş yavaş, sakin sakin salınıyor kana. Haliyle o ikindi vakti gelen tatlı krizleri, o iş yerindeki bisküvi paketlerine saldırma hissi tarih oluyor, tabii iradene birazcık olsun sahip çıkabiliyorsan... Ama yok, ben illa o ağır şerbetli tatlıyı yiyeceğim diyorsan, Akdeniz’in dalgaları seni kurtarmaya yetmez, benden söylemesi.
Hareketsiz bir yaşam sürerek, akşama kadar bilgisayar başında kamburunu çıkarıp oturarak sadece ot çöp yiyerek zayıflamayı beklemek de ayrı bir saflık, kusura bakma ama durum tam olarak bu. Ege’deki, İtalya’nın güneyindeki o uzun yaşayan, çakı gibi yaşlıları bir gözünün önüne getirsene; adamlar zeytin topluyor, yürüyor, dağa bayıra tırmanıyor, sürekli bir devinim halindeler. Sen ise altındaki arabayla markete bile gitmeye üşeniyorsun, sonra da "Akdeniz tarzı besleniyorum ama tartı oynamıyor" diye karalar bağlıyorsun. Tartı oynamaz tabii, çünkü harcamadığın o enerjiyi, ne kadar sağlıklı olursa olsun, vücut bir şekilde depolar, saklar. Kilo vermek dediğin şey matematiksel bir denklemdir aslında; giren enerji çıkan enerjiden az olacak, bu kuralı hiçbir zeytin dalı ya da enginar kalbi değiştiremez.
Açık konuşalım, bu yöntemin en güzel tarafı ne, biliyor musun? İnsanı hayattan bezdiren, sosyal ortamlardan soyutlayan o faşist diyet listeleri gibi olmaması, seni bir kalıba sokmaya çalışmaması... Akşam arkadaşlarınla dışarı çıktığında, masaya gelen o taze mezelerden, kalamardan, salatadan suçluluk duymadan, keyifle yiyebiliyorsun; yeter ki o kızartmanın dibine vurma, ölçüyü kaçırma. Sürdürülebilirlik diyoruz ya hani, işte bu kelimenin tam hakkını veren tek beslenme biçimi bu galiba, çünkü ömür boyu sıkılmadan uygulayabilirsin bunu. Kendine bir iyilik yap ve bu işi bir zayıflama kampı gibi görmeyi bırak artık; bu senin bedenine, ruhuna, geleceğine yaptığın bir yatırım, gerisi zaten kendiliğinden gelecek...
İşin aslı ne biliyor musun, bu bir diyet değil, resmen bir coğrafyanın hayata, masaya ve tabağa bakış felsefesi... Şimdi sen sabahın köründe kalkıp o canım domatesin, salatalığın üzerine biraz kekik serpip yanına iki zeytin koyduğunda zayıflayacağını mı sanıyorsun sadece? Eğer günün geri kalanında stres içinde koşturup akşam eve gelince sinirden buzdolabının kapısını kemiriyorsan, o Akdeniz’in sakinliği de esintisi de yalan olur gider. Bu beslenme modelinin temel mantığı aslında vücudu sürekli bir kıtlık psikolojisine sokmadan, metabolizmayı o gereksiz işlenmiş paketli gıdaların zehrinden koruyarak kendi doğal ritmine döndürmek. Endüstriyel gofretleri, asitli içecekleri hayatından söküp attığında, yerine de şöyle lifli lifli baklagilleri, mevsiminde yakalanmış balığı koyduğun zaman vücut zaten bir afallıyor, "Neler oluyor yahu" diyor ve kendi kendine o fazlalıkları atmaya başlıyor... ama sabırsızsın işte, hemen iki günde beş kilo gitsin istiyorsun.
Peki, bu işin bilimsel kılıfı, o çok bilmiş uzmanların anlattığı hikaye nereye dayanıyor derseniz; tamamen o bağırsak florasını bayram ettiren lifli gıdalar ve sağlıklı yağların kombinasyonunda bitiyor iş. Lif demek, midenin geç boşalması demek, yani o saat başı gelen "acaba dolapta ne var" krizlerinin bıçak gibi kesilmesi anlamına geliyor. Sen öğlen yemeğinde şöyle bol yeşillikli, nohutlu bir salata yediğinde, üstüne de azıcık limon sıktın mı, o kan şekerin bir anda fırlayıp sonra seni bayıltacak şekilde yere çakılmıyor, yavaş yavaş, sakin sakin salınıyor kana. Haliyle o ikindi vakti gelen tatlı krizleri, o iş yerindeki bisküvi paketlerine saldırma hissi tarih oluyor, tabii iradene birazcık olsun sahip çıkabiliyorsan... Ama yok, ben illa o ağır şerbetli tatlıyı yiyeceğim diyorsan, Akdeniz’in dalgaları seni kurtarmaya yetmez, benden söylemesi.
Hareketsiz bir yaşam sürerek, akşama kadar bilgisayar başında kamburunu çıkarıp oturarak sadece ot çöp yiyerek zayıflamayı beklemek de ayrı bir saflık, kusura bakma ama durum tam olarak bu. Ege’deki, İtalya’nın güneyindeki o uzun yaşayan, çakı gibi yaşlıları bir gözünün önüne getirsene; adamlar zeytin topluyor, yürüyor, dağa bayıra tırmanıyor, sürekli bir devinim halindeler. Sen ise altındaki arabayla markete bile gitmeye üşeniyorsun, sonra da "Akdeniz tarzı besleniyorum ama tartı oynamıyor" diye karalar bağlıyorsun. Tartı oynamaz tabii, çünkü harcamadığın o enerjiyi, ne kadar sağlıklı olursa olsun, vücut bir şekilde depolar, saklar. Kilo vermek dediğin şey matematiksel bir denklemdir aslında; giren enerji çıkan enerjiden az olacak, bu kuralı hiçbir zeytin dalı ya da enginar kalbi değiştiremez.
Açık konuşalım, bu yöntemin en güzel tarafı ne, biliyor musun? İnsanı hayattan bezdiren, sosyal ortamlardan soyutlayan o faşist diyet listeleri gibi olmaması, seni bir kalıba sokmaya çalışmaması... Akşam arkadaşlarınla dışarı çıktığında, masaya gelen o taze mezelerden, kalamardan, salatadan suçluluk duymadan, keyifle yiyebiliyorsun; yeter ki o kızartmanın dibine vurma, ölçüyü kaçırma. Sürdürülebilirlik diyoruz ya hani, işte bu kelimenin tam hakkını veren tek beslenme biçimi bu galiba, çünkü ömür boyu sıkılmadan uygulayabilirsin bunu. Kendine bir iyilik yap ve bu işi bir zayıflama kampı gibi görmeyi bırak artık; bu senin bedenine, ruhuna, geleceğine yaptığın bir yatırım, gerisi zaten kendiliğinden gelecek...