Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
OMAD, yani "One Meal A Day" dediğimiz o tek öğün beslenme çılgınlığı, aslında popüler kültürün iddia ettiği gibi sadece bir zayıflama trendi değil; doğrudan vücudun sirkadiyen ritmini ve metabolik esnekliğini hücresel düzeyde yeniden programlama girişimidir. Günün 23 saatini tamamen aç geçirip bütün kalori ihtiyacını o kalan 1 saatlik daracık pencereye sıkıştırmak... Kulağa ilk başta delilik gibi geliyor biliyorum, hatta "yok artık, açlıktan ölürüm abi" diyebilirsiniz ama işin arkasındaki biyokimyasal mekanizma inanılmaz tıkır tıkır işliyor. Vücut uzun süreli açlık sinyalini aldığı an, glikojen depolarını hızla tüketip karaciğerde yağ asitlerinden keton cisimcikleri üretmeye başlıyor ki biz buna ketozis diyoruz. Yani sistem, enerji için dışarıdan karbonhidrat beklemeyi bırakıp direkt kendi yağ rezervlerini cayır cayır yakmaya odaklanıyor.
Sürekli atıştırma alışkanlığı yüzünden pankreası yorulan, insülin direncinin zirvesini gören o kadar çok insan var ki etrafta, vallahi billahi bu yöntem onlar için adeta hücre bazında bir format atma işlemi. Kandaki glukoz seviyesi uzun süre dip yapınca insülin hormonu da salgılanmıyor ve bu sayede insülin duyarlılığı maksimum seviyeye çıkıyor. Hücrelerin kapıları açılıyor, reseptörler düzgün çalışmaya başlıyor ve o kronik inflamasyon (yani vücuttaki o sinsi iç iltihaplanma) yavaş yavaş sönümleniyor. Tabii burada kritik bir detay var; o tek öğünde ne yediğiniz hayati önem taşıyor, çünkü gidip de fast food gömerseniz makro ve mikro besin ögelerini eksik alırsınız, bu da metabolizmayı tamamen çökertir. Lifli gıdalar, kaliteli proteinler, sağlıklı yağlar...
Otofaji dediğimiz o muazzam hücresel temizlik mekanizması var ya, işte o moleküler mucize yaklaşık 16-18 saatlik kesintisiz açlıktan sonra asıl vitesini büyütüyor. Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi’ye Nobel ödülü kazandıran bu süreç, hücrelerin kendi içindeki çöpleri, hasarlı organelleri ve bozuk proteinleri tabiri caizse kendi kendini yiyerek geri dönüştürmesi anlamına geliyor. Düşünün, vücut dışarıdan yiyecek gelmeyeceğini anlayınca içeride ne kadar eski, döküntü, kanserleşme riski taşıyan hücre varsa hepsini yakıt olarak kullanıp ortalığı pırıl pırıl temizliyor. Yaşlanma karşıtı (anti-aging) etkilerin ve zihinsel berraklığın bu diyette tavan yapmasının yegane sebebi bu hücresel geri dönüşüm sistemidir.
Günün geri kalanında ne içeceğiz peki, sadece su mu? Tabii ki hayır; sade kahve, şekersiz yeşil çay ve maden suyu gibi kalorisi sıfır olan sıvılar serbest, hatta bunlar metabolik hızı desteklemek için oldukça faydalı. Ama içine bir damla süt attığınız an, o minicik süt şekeri (laktoz) bile karaciğerdeki metabolik yolları tetiklemeye yetiyor ve hop, bütün o 20 saatlik emek boşa gidiyor, otofaji anında duruyor. Hile günleri, küçük kaçamaklar, "şundan bir ısırık alsam ne olur ki" mantığı bu sistemde kesinlikle sökmüyor. Kan şekerini dalgalandırmayacak, sindirim sistemini tamamen dinlendirecek ve büyüme hormonu (GH) salgısını tavan yaptıracak o mutlak açlık süresine sadık kalmak şart.
Açlık hormonu olarak bilinen ghrelin, ilk birkaç gün size dünyayı dar edebilir, mideniz kazınabilir, başınız çatlayacak gibi ağrıyabilir... Fakat insan vücudunun adaptasyon yeteneği o kadar muazzam ki, hormon salınım saatleri yeni yeme düzeninize göre birkaç gün içinde optimize oluyor. Kortizol yani stres hormonu seviyeleriniz ilk etapta hafifçe yükselecektir, bu da sizi daha uyanık ve odaklanmış hissettirir; sanki av peşindeki bir ilkel insan gibi zihniniz keskinleşir. Eğer hipoglisemi ataklarınız yoksa, hamile değilseniz veya ağır bir yeme bozukluğu geçmişiniz bulunmuyorsa, bu radikal beslenme modelini hayatınızın belli dönemlerinde denemek metabolik esnekliğinizi test etmek için harika bir fırsattır.
Sürekli atıştırma alışkanlığı yüzünden pankreası yorulan, insülin direncinin zirvesini gören o kadar çok insan var ki etrafta, vallahi billahi bu yöntem onlar için adeta hücre bazında bir format atma işlemi. Kandaki glukoz seviyesi uzun süre dip yapınca insülin hormonu da salgılanmıyor ve bu sayede insülin duyarlılığı maksimum seviyeye çıkıyor. Hücrelerin kapıları açılıyor, reseptörler düzgün çalışmaya başlıyor ve o kronik inflamasyon (yani vücuttaki o sinsi iç iltihaplanma) yavaş yavaş sönümleniyor. Tabii burada kritik bir detay var; o tek öğünde ne yediğiniz hayati önem taşıyor, çünkü gidip de fast food gömerseniz makro ve mikro besin ögelerini eksik alırsınız, bu da metabolizmayı tamamen çökertir. Lifli gıdalar, kaliteli proteinler, sağlıklı yağlar...
Otofaji dediğimiz o muazzam hücresel temizlik mekanizması var ya, işte o moleküler mucize yaklaşık 16-18 saatlik kesintisiz açlıktan sonra asıl vitesini büyütüyor. Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi’ye Nobel ödülü kazandıran bu süreç, hücrelerin kendi içindeki çöpleri, hasarlı organelleri ve bozuk proteinleri tabiri caizse kendi kendini yiyerek geri dönüştürmesi anlamına geliyor. Düşünün, vücut dışarıdan yiyecek gelmeyeceğini anlayınca içeride ne kadar eski, döküntü, kanserleşme riski taşıyan hücre varsa hepsini yakıt olarak kullanıp ortalığı pırıl pırıl temizliyor. Yaşlanma karşıtı (anti-aging) etkilerin ve zihinsel berraklığın bu diyette tavan yapmasının yegane sebebi bu hücresel geri dönüşüm sistemidir.
Günün geri kalanında ne içeceğiz peki, sadece su mu? Tabii ki hayır; sade kahve, şekersiz yeşil çay ve maden suyu gibi kalorisi sıfır olan sıvılar serbest, hatta bunlar metabolik hızı desteklemek için oldukça faydalı. Ama içine bir damla süt attığınız an, o minicik süt şekeri (laktoz) bile karaciğerdeki metabolik yolları tetiklemeye yetiyor ve hop, bütün o 20 saatlik emek boşa gidiyor, otofaji anında duruyor. Hile günleri, küçük kaçamaklar, "şundan bir ısırık alsam ne olur ki" mantığı bu sistemde kesinlikle sökmüyor. Kan şekerini dalgalandırmayacak, sindirim sistemini tamamen dinlendirecek ve büyüme hormonu (GH) salgısını tavan yaptıracak o mutlak açlık süresine sadık kalmak şart.
Açlık hormonu olarak bilinen ghrelin, ilk birkaç gün size dünyayı dar edebilir, mideniz kazınabilir, başınız çatlayacak gibi ağrıyabilir... Fakat insan vücudunun adaptasyon yeteneği o kadar muazzam ki, hormon salınım saatleri yeni yeme düzeninize göre birkaç gün içinde optimize oluyor. Kortizol yani stres hormonu seviyeleriniz ilk etapta hafifçe yükselecektir, bu da sizi daha uyanık ve odaklanmış hissettirir; sanki av peşindeki bir ilkel insan gibi zihniniz keskinleşir. Eğer hipoglisemi ataklarınız yoksa, hamile değilseniz veya ağır bir yeme bozukluğu geçmişiniz bulunmuyorsa, bu radikal beslenme modelini hayatınızın belli dönemlerinde denemek metabolik esnekliğinizi test etmek için harika bir fırsattır.