Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Tabağına bakıyorum ve ne görüyorum biliyor musun; endüstriyel soslara bulanmış, rengi solmuş, fabrikadan çıkalı aylar olmuş o cansız yığınları... Gerçekten o parlak paketlerin içindeki kimyasallarla mı besleyecegini sanıyorsun o canım bedenini, vallahi billahi büyük aldanış içindesin. Akdeniz diyeti dediğin şey, öyle sosyetik diyetisyenlerin elinde kuşa dönen kibrit kutusu peynir hesapları değil, düpedüz bir coğrafyanın haykırışıdır, toprağın ve güneşin insana sunduğu o kadim meydan okumadır. Mucize aramayı bırak artık; sızma zeytinyağının o genzi yakan o sert kokusunda, dalından koparılmış bir domatesin akan suyunda gizli her şey. Ruhunu doyurmayan, seni mutfağa köle eden o yapay listeleri bir kenara fırlatıp atmadığın sürece ne kalbin rahat edecek ne de aynaya baktığında gördüğün o yorgun siluet değişecek. Kendine gel abi ya, doğanın sana sunduğu bu yalın ama bir o kadar da vahşi cömertliği görmezden gelmek resmen kendi ömründen çalmaktır.
Sahi, en son ne zaman sadece bir parça ekmeği halis muhlis zeytinyağına banıp o kekik kokusunu içine çektin, yoksa unuttun mu o eski sofraların neşesini... İşlenmiş gıdaların, o ambalajlı zehirlerin arkasına saklanarak güya modern hayatın tadını çıkardığını sanıyorsun ama aslında her lokmada damarlarını biraz daha tıkıyor, o pırıl pırıl zihnini kendi ellerinle bulandırıyorsun. Bu coğrafyanın insanı asırlardır taze sebzeyle, denizden ne çıktıysa onunla, toprağın emzirdiği bakliyatla ayakta kaldı, devasa hastanelerin kapısında kuyruk olmak için değil. Pazara gittiğinde o rengarenk tezgahların sana fısıldadığı gerçeğe kulak tıkama; mevsiminde yenen bir patlıcanın, bir enginarın gövdeni nasıl ayağa kaldıracağını bir bilsen o market arabalarını utancından saklarsın. Bedenine bir tapınak gibi davranmayı reddettiğin her gün, o çok güvendiğin gençliğin ve enerjin avuçlarının arasından kayıp gidiyor işte...
Haftada iki gün balık yemek çok mu zor geliyor yani, yoksa kırmızı etin o ağır, yağlı kölesi mi oldun çıktın büsbütün? Balıkçı tezgahındaki o taze pulların ışıltısı, omega-3 dedikleri o can suyunun ta kendisidir, seni o kronik yorgunluklardan, o sabahları uyanamadığın dipsiz kuyulardan çekip alacak yegane güçtür o. Yanına iki dal roka koparacaksın, bolca limon sıkacaksın, işte sana kral sofrası, işte sana ömrü uzatan o asil sadelik. Kırmızı eti, o ağır kebapları sadece özel günlerin bir ödülü olarak masaya koymayı öğrenmek zorundasın, her gün her gün o ağır yükü o zavallı kalbe yüklemeye hakkın yok senin. Kusura bakma ama bu bir beslenme tarzı değil, bu düpedüz hücrelerine yaptığın bir zulüm, kendi bedenine uyguladığın sessiz bir ambargodur.
İşin sırrı nerede biliyor musun, o sofrada yalnız olmamakta, dostlarla bölüşülen o uzun, kahkahalı akşamlarda, acele etmeden çiğnenen her lokmada... Ayakta atıştırdığın o fast food çöpleri seni sadece şişiriyor, ruhunu aç bırakıyor, seni dipsiz bir tatminsizlik girdabına doğru sürüklüyor yavaş yavaş. Akdeniz'in o sakin, acelesiz ruhunu tabaklarına yansıtmadığın sürece yediğin en sağlıklı şey bile içinde zehre dönüşür, seni içten içe kemirir. Yavaşla biraz, o çatalı arada bir masaya bırak, yanındaki insanın gözünün içine bakarak çiğne yemeğini, hayatı kaçırıyorsun yahu. Kendine bu kötülüğü yapmayı kestiğin gün, o zeytinin çekirdeğindeki bereketi kavradığın an, işte o an gerçekten yaşamaya başlayacaksın...
Sahi, en son ne zaman sadece bir parça ekmeği halis muhlis zeytinyağına banıp o kekik kokusunu içine çektin, yoksa unuttun mu o eski sofraların neşesini... İşlenmiş gıdaların, o ambalajlı zehirlerin arkasına saklanarak güya modern hayatın tadını çıkardığını sanıyorsun ama aslında her lokmada damarlarını biraz daha tıkıyor, o pırıl pırıl zihnini kendi ellerinle bulandırıyorsun. Bu coğrafyanın insanı asırlardır taze sebzeyle, denizden ne çıktıysa onunla, toprağın emzirdiği bakliyatla ayakta kaldı, devasa hastanelerin kapısında kuyruk olmak için değil. Pazara gittiğinde o rengarenk tezgahların sana fısıldadığı gerçeğe kulak tıkama; mevsiminde yenen bir patlıcanın, bir enginarın gövdeni nasıl ayağa kaldıracağını bir bilsen o market arabalarını utancından saklarsın. Bedenine bir tapınak gibi davranmayı reddettiğin her gün, o çok güvendiğin gençliğin ve enerjin avuçlarının arasından kayıp gidiyor işte...
Haftada iki gün balık yemek çok mu zor geliyor yani, yoksa kırmızı etin o ağır, yağlı kölesi mi oldun çıktın büsbütün? Balıkçı tezgahındaki o taze pulların ışıltısı, omega-3 dedikleri o can suyunun ta kendisidir, seni o kronik yorgunluklardan, o sabahları uyanamadığın dipsiz kuyulardan çekip alacak yegane güçtür o. Yanına iki dal roka koparacaksın, bolca limon sıkacaksın, işte sana kral sofrası, işte sana ömrü uzatan o asil sadelik. Kırmızı eti, o ağır kebapları sadece özel günlerin bir ödülü olarak masaya koymayı öğrenmek zorundasın, her gün her gün o ağır yükü o zavallı kalbe yüklemeye hakkın yok senin. Kusura bakma ama bu bir beslenme tarzı değil, bu düpedüz hücrelerine yaptığın bir zulüm, kendi bedenine uyguladığın sessiz bir ambargodur.
İşin sırrı nerede biliyor musun, o sofrada yalnız olmamakta, dostlarla bölüşülen o uzun, kahkahalı akşamlarda, acele etmeden çiğnenen her lokmada... Ayakta atıştırdığın o fast food çöpleri seni sadece şişiriyor, ruhunu aç bırakıyor, seni dipsiz bir tatminsizlik girdabına doğru sürüklüyor yavaş yavaş. Akdeniz'in o sakin, acelesiz ruhunu tabaklarına yansıtmadığın sürece yediğin en sağlıklı şey bile içinde zehre dönüşür, seni içten içe kemirir. Yavaşla biraz, o çatalı arada bir masaya bırak, yanındaki insanın gözünün içine bakarak çiğne yemeğini, hayatı kaçırıyorsun yahu. Kendine bu kötülüğü yapmayı kestiğin gün, o zeytinin çekirdeğindeki bereketi kavradığın an, işte o an gerçekten yaşamaya başlayacaksın...