Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar önce bir haber takibinde tanıştığım bir beslenme uzmanı, masama bir kupa yeşil çay bırakıp "Şu sıcak sudan mucizeler bekleme ama hakkını da yeme" demişti... Aslında mesele tam olarak bu iki cümlenin arasında sıkışıp kalıyor işte. Zayıflama çaylarının, sihirli iksirlerin pazarlandığı şu çağda yeşil çayın o kadar da masum olmayan bir popülerliği var. Gerçekten de fincanı kafaya diktiğimiz an yağlar erimeye mi başlıyor, yoksa kendimizi mi kandırıyoruz? Beden dediğimiz o karmaşık mekanizma, sadece bir bitki yaprağının demine bakarak harıl harıl kalori yakmaya başlamıyor tabii ki.
Ilık bir fincanı elinize aldığınızda hissettiğiniz o rahatlama hissi var ya, hah işte onun fizyolojik bir karşılığı kesinlikle var. İçindeki epigallokateşin gallat adını verdiğimiz o güçlü antioksidanlar -ki kısaca EGCG deyip geçelim biz buna- metabolik süreçlerde ufak kıvılcımlar çakabiliyor. Hücresel düzeyde bir hareketlilik yaratıyor yaratmasına da... Ancak bu durum, koltuğa kurulup cips yerken içtiğiniz yeşil çayın o cipsleri yok edeceği anlamına gelmiyor vallahi. Durgun bir suyu hafifçe dalgalandırmak gibi düşünebilirsiniz bu etkiyi; su hareketleniyor ama yatağını değiştirmiyor.
Bazen düşünüyorum da, acaba bu çayın kilo verme sürecindeki en büyük marifeti metabolizmayı hızlandırması mı yoksa bizzat o ritualin kendisi mi? Akşam saatlerinde gelen o anlamsız tatlı krizlerini, elinize aldığınız sıcak bir kupa çayla geçiştirmek az şey değil hani. Mideye giden o sıcak sıvı, beyne bir nevi "Sakin ol, şu an besleniyoruz" sinyali gönderiyor aslında. Yani metabolik bir mucizeden ziyade, iştahı dizginleyen ve sizi gereksiz kalorilerden uzak tutan psikolojik bir kalkan işlevi görüyor diyebiliriz... Bir nevi kendimizi kandırma sanatı ama işe yarıyorsa ne ala!
Sindirimi rahatlatma konusunda gösterdiği o naif başarıyı da es geçmek haksızlık olur sanki. Özellikle ağır bir öğünün ardından yaşanan o şişkinlik hissi vardır ya, hani insanı oturduğu yere çivileyen... İşte o anlarda demlenen yeşil çay, bağırsak hareketlerini hafifçe destekleyerek vücudun üzerindeki o ağır yükü biraz olsun hafifletiyor. Ödem atıcı özelliği sayesinde tartıda gördüğünüz o sevindirici gram farkları da genellikle yağdan değil, işte bu birikmiş sıvının vücudu terk etmesinden kaynaklanıyor. Yine de tartıdaki o küçük düşüş insanın moralini düzeltmeye yetiyor abi, yalan yok.
Doğru zamanlama ve doğru demleme tekniklerini ıskaladığımızda, o övdüğümüz şifalı yapraklar bir anda lezzetsiz ve acı bir suya dönüşüveriyor. Kaynar suyu doğrudan yaprakların üzerine boca etmek yapılan en büyük hatalardan biri mesela; suyun biraz dinlenip 80-85 derecelere düşmesini beklemek gerekiyor ki o hassas antioksidanlar yanıp gitmesin... Günde iki ya da üç kupayı geçmemek şartıyla, gün ortasında veya spor öncesinde tüketilen bir porsiyon, metabolizmaya o ihtiyaç duyduğu küçük ivmeyi kazandırabilir. Ama dediğim gibi, iş yine dönüp dolaşıp tabağınızdaki porsiyona ve günlük hareket miktarınıza dayanıyor...
Ilık bir fincanı elinize aldığınızda hissettiğiniz o rahatlama hissi var ya, hah işte onun fizyolojik bir karşılığı kesinlikle var. İçindeki epigallokateşin gallat adını verdiğimiz o güçlü antioksidanlar -ki kısaca EGCG deyip geçelim biz buna- metabolik süreçlerde ufak kıvılcımlar çakabiliyor. Hücresel düzeyde bir hareketlilik yaratıyor yaratmasına da... Ancak bu durum, koltuğa kurulup cips yerken içtiğiniz yeşil çayın o cipsleri yok edeceği anlamına gelmiyor vallahi. Durgun bir suyu hafifçe dalgalandırmak gibi düşünebilirsiniz bu etkiyi; su hareketleniyor ama yatağını değiştirmiyor.
Bazen düşünüyorum da, acaba bu çayın kilo verme sürecindeki en büyük marifeti metabolizmayı hızlandırması mı yoksa bizzat o ritualin kendisi mi? Akşam saatlerinde gelen o anlamsız tatlı krizlerini, elinize aldığınız sıcak bir kupa çayla geçiştirmek az şey değil hani. Mideye giden o sıcak sıvı, beyne bir nevi "Sakin ol, şu an besleniyoruz" sinyali gönderiyor aslında. Yani metabolik bir mucizeden ziyade, iştahı dizginleyen ve sizi gereksiz kalorilerden uzak tutan psikolojik bir kalkan işlevi görüyor diyebiliriz... Bir nevi kendimizi kandırma sanatı ama işe yarıyorsa ne ala!
Sindirimi rahatlatma konusunda gösterdiği o naif başarıyı da es geçmek haksızlık olur sanki. Özellikle ağır bir öğünün ardından yaşanan o şişkinlik hissi vardır ya, hani insanı oturduğu yere çivileyen... İşte o anlarda demlenen yeşil çay, bağırsak hareketlerini hafifçe destekleyerek vücudun üzerindeki o ağır yükü biraz olsun hafifletiyor. Ödem atıcı özelliği sayesinde tartıda gördüğünüz o sevindirici gram farkları da genellikle yağdan değil, işte bu birikmiş sıvının vücudu terk etmesinden kaynaklanıyor. Yine de tartıdaki o küçük düşüş insanın moralini düzeltmeye yetiyor abi, yalan yok.
Doğru zamanlama ve doğru demleme tekniklerini ıskaladığımızda, o övdüğümüz şifalı yapraklar bir anda lezzetsiz ve acı bir suya dönüşüveriyor. Kaynar suyu doğrudan yaprakların üzerine boca etmek yapılan en büyük hatalardan biri mesela; suyun biraz dinlenip 80-85 derecelere düşmesini beklemek gerekiyor ki o hassas antioksidanlar yanıp gitmesin... Günde iki ya da üç kupayı geçmemek şartıyla, gün ortasında veya spor öncesinde tüketilen bir porsiyon, metabolizmaya o ihtiyaç duyduğu küçük ivmeyi kazandırabilir. Ama dediğim gibi, iş yine dönüp dolaşıp tabağınızdaki porsiyona ve günlük hareket miktarınıza dayanıyor...