Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Gün boyu elden düşmeyen o ince belli bardakların, ofis masalarında soğuyan kupaların aslında hayatımızın tam merkezinde nasıl bir mesai harcadığını her sabah yeniden fark ediyoruz. Sabah gözümüzü açar açmaz ocağın altını yakmak, ne bileyim, adeta toplumsal bir refleks haline gelmiş durumda ama bu işin bir de görünmeyen kantarı var tabii. Kurumsal hayatın koşturmacasında ya da evdeki o bitmek bilmeyen rutinlerin arasında kaç bardak devirdiğimizi çoğunlukla saymıyoruz bile; sayanlar da zaten bir süre sonra ipin ucunu kaçırıyor. Hâlbuki vücudumuzun sesine biraz kulak verdiğimizde, o severek içtiğimiz demli sıvıların fazlasının kalbi nasıl yorduğunu, uykuları nasıl kaçırdığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Valla ne yalan söyleyeyim, günde dört beş bardağı geçtikten sonra o çok sevdiğimiz huzur hissi yerini hafiften bir çarpıntıya, sebepsiz bir gerginliğe bırakıveriyor...
Toplum olarak bir araya geldiğimiz her masada, her resmi toplantıda ya da dost meclisinde ikram edilen bu kadim içeceğin dozunu ayarlamak aslında düşündüğümüzden çok daha büyük bir irade gerektiriyor. Bilim insanları, uzmanlar televizyonlarda bas bas bağırıyor, kafein miktarının günlük sınırları aşmaması gerektiğinin altını kalın kalın çiziyorlar ama kimin umurunda, önümüze geldikçe tazeliyoruz işte. Aşırıya kaçan her bardak, demir emilimini baltalayarak bünyede kansızlığa yol açabiliyor ki bu da uzun vadede halsizlik demek, sürekli bir yorgunluk hissi demek. Hadi buyurun bakalım, şimdi bu alışkanlıktan vazgeçmek kolay mı, yoksa sağlığı korumak adına bardakları yarıya indirmek mi mantıklı? Kendimizi kandırmayalım, sıvı ihtiyacımızı sadece çaydan karşılamaya çalışmak hem böbrekleri lüzumsuz yere yoruyor hem de vücudun asıl muhtaç olduğu saf suyu gölgede bırakıyor.
İşin aslına bakarsanız, o demliğin içindeki şifayı zehre dönüştürmemek tamamen bizim elimizde olan, tamamen bizim farkındalığımızla şekillenecek bir denge meselesi. Hani derler ya, her şeyin azı karar çoğu zarar; işte tam da bu hesapla hareket ederek porsiyonları makul bir seviyede tutmayı collective bir alışkanlık haline getirmeliyiz. Gün içinde tüketilen miktar altı bardağı aşmaya başladığı an, o keyif aldığımız ritüel yavaş yavaş sağlığımızdan çalan bir hırsıza dönüşebiliyor ne yazık ki. Demleme süresini biraz kısa tutarak kafein oranını düşürmek ya da akşam saatlerinde daha hafif alternatiflere yönelmek belki de en akıllıca çözüm yolu...
Toplum olarak bir araya geldiğimiz her masada, her resmi toplantıda ya da dost meclisinde ikram edilen bu kadim içeceğin dozunu ayarlamak aslında düşündüğümüzden çok daha büyük bir irade gerektiriyor. Bilim insanları, uzmanlar televizyonlarda bas bas bağırıyor, kafein miktarının günlük sınırları aşmaması gerektiğinin altını kalın kalın çiziyorlar ama kimin umurunda, önümüze geldikçe tazeliyoruz işte. Aşırıya kaçan her bardak, demir emilimini baltalayarak bünyede kansızlığa yol açabiliyor ki bu da uzun vadede halsizlik demek, sürekli bir yorgunluk hissi demek. Hadi buyurun bakalım, şimdi bu alışkanlıktan vazgeçmek kolay mı, yoksa sağlığı korumak adına bardakları yarıya indirmek mi mantıklı? Kendimizi kandırmayalım, sıvı ihtiyacımızı sadece çaydan karşılamaya çalışmak hem böbrekleri lüzumsuz yere yoruyor hem de vücudun asıl muhtaç olduğu saf suyu gölgede bırakıyor.
İşin aslına bakarsanız, o demliğin içindeki şifayı zehre dönüştürmemek tamamen bizim elimizde olan, tamamen bizim farkındalığımızla şekillenecek bir denge meselesi. Hani derler ya, her şeyin azı karar çoğu zarar; işte tam da bu hesapla hareket ederek porsiyonları makul bir seviyede tutmayı collective bir alışkanlık haline getirmeliyiz. Gün içinde tüketilen miktar altı bardağı aşmaya başladığı an, o keyif aldığımız ritüel yavaş yavaş sağlığımızdan çalan bir hırsıza dönüşebiliyor ne yazık ki. Demleme süresini biraz kısa tutarak kafein oranını düşürmek ya da akşam saatlerinde daha hafif alternatiflere yönelmek belki de en akıllıca çözüm yolu...