Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi ne yalan söyleyeyim, aynanın karşısına geçip o her geçen gün biraz daha açılan tepeyi ya da gerileyen alın çizgisini izlemek, insanı bazen hayattan soğutuyor abi ya. Hani o eski gür, rüzgarda savrulan saçların yerini yavaş yavaş çocukluğumuzun "kabak kafalı" amcalarına bırakması var ya... İşte tam bu noktada, "Acaba ben de şu meşhur saç ekimini yaptırsam mı?" sorusu beyinde dönüp durmaya başlıyor. Aslında olay sadece bir operasyon değil, bir nevi kaybolan o gençlik özgüvenini geri kazanma mücadelesi. Herkesin dilinde bir FUE'dir, DHI'dır gidiyor ama kimse işin o psikolojik yükünden, sabahları yastıkta kalan telleri saymanın yarattığı o iç sıkıntısından bahsetmiyor pek. Hakikaten zor karar, sonuçta kafanı birilerine emanet ediyorsun ve o saçların bir daha geri gelip gelmeyeceği düşüncesi insanı yiyip bitiriyor...
Şimdi bu işin aslı astarı nedir diye sorarsan, aslında olay tamamen arkadaki sağlam kaleyi öne doğru taşımaktan ibaret. Yani o dökülmemeye yemin etmiş, ensedeki inatçı saç köklerini alıp, rüzgarın estiği ama hiçbir şeyin yeşermediği o kurak topraklara, yani ön taraflara transfer ediyorlar. Tabii öyle "hadi gel seni bir saatte halledelim" tarzı bir durum da yok ortada; saatlerce süren, resmen iğneyle kuyu kazılan bir emekten bahsediyoruz burada. Hekim tek tek, adeta bir kuyumcu titizliğiyle o greft dediğimiz minik kökleri topluyor ve inan bana, o esnada orada yatan insanın aklından neler geçiyor neler... Acıyacak mı, ya tutmazsa, ya yapay durursa gibi binbir türlü vesvese kafayı kurcalıyor ama günün sonunda o enseden alınan sağlam kökler yeni yerlerine alışmak için can atıyor aslında.
Bizim millet olarak en büyük hatamız, bu işi hemen ertesi gün sırma saçlı uyanacağımız sihirli bir değnek sanmak, vallahi bak. Oysa ki o ilk birkaç hafta, hele o "şok dökülme" dedikleri evre var ya, tam bir sabır sınavı, adeta bir psikolojik harbe dönüşüyor süreç. Ekilen saçlar patır patır dökülmeye başlayınca insan bir an "Gitti paralar, boşa gitti o kadar çile!" diye feryat figan etmek istiyor, hatta bazen pişmanlık tavan yapıyor... Ama dur be birader, sakin ol, toprak altına giren tohum hemen ertesi gün baş verir mi hiç? O kökler orada derine tutunmaya çalışıyor, canlanıyor, sadece üzerindeki eski tüyü atıyor ki altından gürbüz olanları fışkırsın.
Tavsiyemdir, bu yola baş koyacaksanız öyle en ucuz yeri arayıp macera aramaya hiç gerek yok, sonuçta bu yüzünüzün, ifadenizin tam ortasında duracak bir imza. Doğallık dediğimiz o ince çizgi var ya, işte o ön saç çizgisinin nasıl tasarlandığıyla direkt alakalı; eğer o çizgiyi cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yaparlarsa, yolda yürürken "Ben buradayım, beni zorla ektiler!" diye bağıran o çim adam görüntüsünden kaçamazsınız. Gerçek bir sanatçının elinden çıkmış gibi durmalı o hat, hafif girintili çıkıntılı, yüzün anatomisine tam oturan bir kavis olmalı ki kimse anlamasın operasyon geçirdiğinizi. Zaten en başarılı ekim, arkadaş ortamına girdiğinde kimsenin "Aaa saç mı ektirdin?" demediği, sadece "Sende bir gençleşme var, hayırdır?" deyip işin içinden çıkamadığı o ekimdir...
Şimdi bu işin aslı astarı nedir diye sorarsan, aslında olay tamamen arkadaki sağlam kaleyi öne doğru taşımaktan ibaret. Yani o dökülmemeye yemin etmiş, ensedeki inatçı saç köklerini alıp, rüzgarın estiği ama hiçbir şeyin yeşermediği o kurak topraklara, yani ön taraflara transfer ediyorlar. Tabii öyle "hadi gel seni bir saatte halledelim" tarzı bir durum da yok ortada; saatlerce süren, resmen iğneyle kuyu kazılan bir emekten bahsediyoruz burada. Hekim tek tek, adeta bir kuyumcu titizliğiyle o greft dediğimiz minik kökleri topluyor ve inan bana, o esnada orada yatan insanın aklından neler geçiyor neler... Acıyacak mı, ya tutmazsa, ya yapay durursa gibi binbir türlü vesvese kafayı kurcalıyor ama günün sonunda o enseden alınan sağlam kökler yeni yerlerine alışmak için can atıyor aslında.
Bizim millet olarak en büyük hatamız, bu işi hemen ertesi gün sırma saçlı uyanacağımız sihirli bir değnek sanmak, vallahi bak. Oysa ki o ilk birkaç hafta, hele o "şok dökülme" dedikleri evre var ya, tam bir sabır sınavı, adeta bir psikolojik harbe dönüşüyor süreç. Ekilen saçlar patır patır dökülmeye başlayınca insan bir an "Gitti paralar, boşa gitti o kadar çile!" diye feryat figan etmek istiyor, hatta bazen pişmanlık tavan yapıyor... Ama dur be birader, sakin ol, toprak altına giren tohum hemen ertesi gün baş verir mi hiç? O kökler orada derine tutunmaya çalışıyor, canlanıyor, sadece üzerindeki eski tüyü atıyor ki altından gürbüz olanları fışkırsın.
Tavsiyemdir, bu yola baş koyacaksanız öyle en ucuz yeri arayıp macera aramaya hiç gerek yok, sonuçta bu yüzünüzün, ifadenizin tam ortasında duracak bir imza. Doğallık dediğimiz o ince çizgi var ya, işte o ön saç çizgisinin nasıl tasarlandığıyla direkt alakalı; eğer o çizgiyi cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yaparlarsa, yolda yürürken "Ben buradayım, beni zorla ektiler!" diye bağıran o çim adam görüntüsünden kaçamazsınız. Gerçek bir sanatçının elinden çıkmış gibi durmalı o hat, hafif girintili çıkıntılı, yüzün anatomisine tam oturan bir kavis olmalı ki kimse anlamasın operasyon geçirdiğinizi. Zaten en başarılı ekim, arkadaş ortamına girdiğinde kimsenin "Aaa saç mı ektirdin?" demediği, sadece "Sende bir gençleşme var, hayırdır?" deyip işin içinden çıkamadığı o ekimdir...