Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın o ilk ışıkları odaya sızarken, mutfaktan gelen çay kaşığı sesine eşlik eden o tanıdık mide ağrısı... Vallahi billahi hepimiz geçtik o yollardan ama çocuktaki o akut somatizasyon, yani ruhun çığlığını bedene dövmesi bambaşka bir boyuttur abi ya. Tıp dilinde pediatrik anksiyete bozukluklarının bir alt kümesi olarak incelenen bu durum, aslında beynin ilkel prefrontal korteks ve amigdala arasındaki o hassas dengenin geçici olarak şaşmasından ibaret. Çocuk, binanın kapısına yaklaştıkça otonom sinir sistemi kortizol ve adrenalin pomplamaya başlar; kalp atışı hızlanır, pürüzsüz cildi sararır. Aslında korkulan şey matematik öğretmeni ya da kantindeki gürültü değildir çoğu zaman, evdeki o güvenli limanın, yani anne rahminden sonraki ikinci rahim olan yuvanın konfor alanından çıkma fikridir...
Ayrılık kaygısı dediğimiz o meşum separasyon anksiyetesi, genellikle privasyon veya deprivasyon gibi erken çocukluk dönemi bağlanma sorunlarından beslenir. Bağlanma teorisinin kurucusu John Bowlby haklıydı; güvenli bağlanamamış bir çocuk için annenin gözden kaybolması, kelimenin tam anlamıyla bir yok oluş simülasyonudur. Sınıf kapısında kopan o kıyametler, ağlama krizleri, öğretmenin eteğine yapışmalar hep bu yüzden. Beyin o esnada hipervijilans moduna geçer, yani çevreye karşı aşırı bir tetikte olma hali başlar. Kimse de çıkıp demiyor ki bu çocuk neden bu kadar tehdit algılıyor etraftan? Belki de evdeki ebeveyn çatışması, çocuğun arkasını döndüğünde o yuvanın yıkılacağı korkusunu tetikliyordur...
Öğrenilmiş çaresizlik ve pekiştireçler devreye girdiğinde süreç kronikleşen bir okul reddine (school refusal) evriliveriyor ki asıl tehlike burada başlıyor. Operant şartlanma ilkelerine göre, çocuk her evde kaldığında, yani o okula gitmeme eylemi her ödüllendirildiğinde, zihnindeki o fobi duvarı daha da tahkim ediliyor. Evde kalıp çizgi film izlemek, annenin dizinin dibinde oturmak varken, kim gidip o yüksek hacimli desibellerin, sensoriyel aşırı yüklenmelerin olduğu sınıfa girer ki? Duyusal bütünleme noksanlığı olan çocukları düşünün bir de; tebeşir kokusu, sıra gıcırtısı, teneffüs zili... Hepsi sinir sistemi için birer nörolojik saldırı.
Sosyal fobi ve akran zorbalığı (bullying) gibi faktörler, işin içine girdiğinde durum daha karmaşık bir klinik tabloya bürünür. Seçici mutizm dediğimiz, okulda çıtını çıkaramama ama evde bülbül gibi şakıma hali de tam olarak bu performans anksiyetesinin bir uzantısıdır aslında. Çocuk, o devasa sosyal ekosistemin içinde kendi kimliğini konumlandıramaz, ego savunma mekanizmaları çöker. İzolasyon başlar sonra. Bir köşede sessizce oturan o ürkek gözler, aslında akranlarının acımasız mikro-saldırılarına karşı birer savunma kalkanıdır...
Gelişimsel psikopatoloji perspektifinden bakarsak, ebeveynlerin o aşırı korumacı, helikopter ebeveyn (helicopter parenting) tarzı da bu ateşe resmen odun taşıyor. Çocuğun yerine her kararı alan, onun adına her engeli kaldıran anne baba, farkında olmadan çocuğun özyeterlilik (self-efficacy) duygusunu baltalıyor. Sonra da "Bu çocuk neden tek başına sınıfa giremiyor?" diye dövünüyoruz. Bırakın biraz düşsün, dizindeki o yara kabuk bağlasın, o amigdala tehlike olmadığını yaşayarak, nöroplastisite sayesinde zihnini yeniden şekillendirerek öğrensin...
Ayrılık kaygısı dediğimiz o meşum separasyon anksiyetesi, genellikle privasyon veya deprivasyon gibi erken çocukluk dönemi bağlanma sorunlarından beslenir. Bağlanma teorisinin kurucusu John Bowlby haklıydı; güvenli bağlanamamış bir çocuk için annenin gözden kaybolması, kelimenin tam anlamıyla bir yok oluş simülasyonudur. Sınıf kapısında kopan o kıyametler, ağlama krizleri, öğretmenin eteğine yapışmalar hep bu yüzden. Beyin o esnada hipervijilans moduna geçer, yani çevreye karşı aşırı bir tetikte olma hali başlar. Kimse de çıkıp demiyor ki bu çocuk neden bu kadar tehdit algılıyor etraftan? Belki de evdeki ebeveyn çatışması, çocuğun arkasını döndüğünde o yuvanın yıkılacağı korkusunu tetikliyordur...
Öğrenilmiş çaresizlik ve pekiştireçler devreye girdiğinde süreç kronikleşen bir okul reddine (school refusal) evriliveriyor ki asıl tehlike burada başlıyor. Operant şartlanma ilkelerine göre, çocuk her evde kaldığında, yani o okula gitmeme eylemi her ödüllendirildiğinde, zihnindeki o fobi duvarı daha da tahkim ediliyor. Evde kalıp çizgi film izlemek, annenin dizinin dibinde oturmak varken, kim gidip o yüksek hacimli desibellerin, sensoriyel aşırı yüklenmelerin olduğu sınıfa girer ki? Duyusal bütünleme noksanlığı olan çocukları düşünün bir de; tebeşir kokusu, sıra gıcırtısı, teneffüs zili... Hepsi sinir sistemi için birer nörolojik saldırı.
Sosyal fobi ve akran zorbalığı (bullying) gibi faktörler, işin içine girdiğinde durum daha karmaşık bir klinik tabloya bürünür. Seçici mutizm dediğimiz, okulda çıtını çıkaramama ama evde bülbül gibi şakıma hali de tam olarak bu performans anksiyetesinin bir uzantısıdır aslında. Çocuk, o devasa sosyal ekosistemin içinde kendi kimliğini konumlandıramaz, ego savunma mekanizmaları çöker. İzolasyon başlar sonra. Bir köşede sessizce oturan o ürkek gözler, aslında akranlarının acımasız mikro-saldırılarına karşı birer savunma kalkanıdır...
Gelişimsel psikopatoloji perspektifinden bakarsak, ebeveynlerin o aşırı korumacı, helikopter ebeveyn (helicopter parenting) tarzı da bu ateşe resmen odun taşıyor. Çocuğun yerine her kararı alan, onun adına her engeli kaldıran anne baba, farkında olmadan çocuğun özyeterlilik (self-efficacy) duygusunu baltalıyor. Sonra da "Bu çocuk neden tek başına sınıfa giremiyor?" diye dövünüyoruz. Bırakın biraz düşsün, dizindeki o yara kabuk bağlasın, o amigdala tehlike olmadığını yaşayarak, nöroplastisite sayesinde zihnini yeniden şekillendirerek öğrensin...