Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Kürsüye doğru yürürken ayakların birbirine dolanması var ya... Hani o boğazın bir anda çöl sıcağı görmüş gibi kuruması, dilin damağa yapışması... Herkesin gözü üzerinizde, çıt çıkmıyor salonda ve siz sanki dünyanın en yalnız insanısınız o an. Aslında kimse sizi yemeyecek orada, biliyorsunuz ama gel de bunu o çılgın gibi çarpan kalbe anlat işte. İnsan sanki kelimeleri tamamen unutmuş, hiç konuşmayı öğrenmemiş gibi hissediyor. Vallahi billahi dünyanın en zor sınavlarından biri olabilir bu durum, abartmıyorum.
Nefes almayı unutuyoruz en başta, işin bütün sırrı o ciğerleri havayla doldurabilmekte galiba. Şöyle derin bir nefes çekip vermedikçe, o göğüsteki öküz oturtmuş hissi geçmiyor bir türlü. Hani derler ya, "Gözlerini kapat ve herkesi ev kıyafetiyle hayal et" diye, yalan abi ya, hiçbir işe yaramıyor o taktik. Onun yerine salonda kendine en sempatik gelen, sana gülümseyerek bakan o tek bir kişiyi bulmak gerekiyor. Sadece ona anlatıyormuş gibi yapmak, bütün o kalabalığı tek bir insana indirgemek insanı inanılmaz rahatlatıyor.
Zaten mükemmel olmaya çalışmak en büyük düşmanımız değil mi bu hayatta? Kusursuz bir konuşma yapacağım, tek bir kelimeyi bile sektirmeyeceğim diye kendini paralarsan o sahne seni yutar. Bırak kelimeler biraz devrilsin, arada bir dilin sürçsün, ne olacak ki yani? İnsanlar robot dinlemeye gelmedi oraya; hata yapan, heyecanlanan, kendileri gibi etten kemikten birini görmek istiyorlar karşılarında. Samimiyet, en karmaşık sunum tekniklerinden bile daha güçlü bir bağ kuruyor dinleyiciyle.
Konuşacağın konuyu adın gibi bilmek de bir yere kadar koruyor insanı, gerisi tamamen o anki ruh hali... Kafanda kurduğun o felaket senaryoları var ya, hani "Ya rezil olursam, ya her şeyi unutursam" diye dönüp duran o sesler. İşte o sesleri kısmadığın sürece turnikeyi geçmek ölüm gibi gelir. Oysa bir başlasan, ilk iki dakikayı kazasız belasız atlatsan gerisi çorap söküğü gibi gelecek, biliyorsun. O ilk eşik, o kabus gibi duran ilk birkaç cümle...
Aynanın karşısına geçip kendi kendine konuşmak komik görünebilir ama acayip işe yarayan bir yöntem bu arada. Kendi ses tonuna, kendi mimiklerine alışıyor insan zamanla. Kendini dışarıdan bir göz gibi izledikçe, aslında o kadar da kötü durmadığını fark ediyorsun. Bir süre sonra o korku tamamen yok olmuyor belki ama en azından onunla nasıl arkadaş olacağını, onu nasıl arkana alıp yürüyeceğini öğreniyorsun. Korkuyu yok etmek değil de, onunla beraber yürümeyi becermek asıl mevzu...
Nefes almayı unutuyoruz en başta, işin bütün sırrı o ciğerleri havayla doldurabilmekte galiba. Şöyle derin bir nefes çekip vermedikçe, o göğüsteki öküz oturtmuş hissi geçmiyor bir türlü. Hani derler ya, "Gözlerini kapat ve herkesi ev kıyafetiyle hayal et" diye, yalan abi ya, hiçbir işe yaramıyor o taktik. Onun yerine salonda kendine en sempatik gelen, sana gülümseyerek bakan o tek bir kişiyi bulmak gerekiyor. Sadece ona anlatıyormuş gibi yapmak, bütün o kalabalığı tek bir insana indirgemek insanı inanılmaz rahatlatıyor.
Zaten mükemmel olmaya çalışmak en büyük düşmanımız değil mi bu hayatta? Kusursuz bir konuşma yapacağım, tek bir kelimeyi bile sektirmeyeceğim diye kendini paralarsan o sahne seni yutar. Bırak kelimeler biraz devrilsin, arada bir dilin sürçsün, ne olacak ki yani? İnsanlar robot dinlemeye gelmedi oraya; hata yapan, heyecanlanan, kendileri gibi etten kemikten birini görmek istiyorlar karşılarında. Samimiyet, en karmaşık sunum tekniklerinden bile daha güçlü bir bağ kuruyor dinleyiciyle.
Konuşacağın konuyu adın gibi bilmek de bir yere kadar koruyor insanı, gerisi tamamen o anki ruh hali... Kafanda kurduğun o felaket senaryoları var ya, hani "Ya rezil olursam, ya her şeyi unutursam" diye dönüp duran o sesler. İşte o sesleri kısmadığın sürece turnikeyi geçmek ölüm gibi gelir. Oysa bir başlasan, ilk iki dakikayı kazasız belasız atlatsan gerisi çorap söküğü gibi gelecek, biliyorsun. O ilk eşik, o kabus gibi duran ilk birkaç cümle...
Aynanın karşısına geçip kendi kendine konuşmak komik görünebilir ama acayip işe yarayan bir yöntem bu arada. Kendi ses tonuna, kendi mimiklerine alışıyor insan zamanla. Kendini dışarıdan bir göz gibi izledikçe, aslında o kadar da kötü durmadığını fark ediyorsun. Bir süre sonra o korku tamamen yok olmuyor belki ama en azından onunla nasıl arkadaş olacağını, onu nasıl arkana alıp yürüyeceğini öğreniyorsun. Korkuyu yok etmek değil de, onunla beraber yürümeyi becermek asıl mevzu...