Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahları o yataktan sürünerek kalkıp mutfağa doğru attığımız o ilk adım var ya, işte her şey tam olarak orada, o ilk bardak suyun başında başlıyor aslında. Gece boyu susuz kalmış, adeta kurumuş bir bedeni sabahın ilk ışıklarıyla uyandırmanın yolu, kim ne derse desin, o ılık bardağın içine süzülen birkaç damla limondan geçiyor. Hücrelerin "hadi artık uyanıyoruz" nidasıyla canlanması, metabolizmanın vites büyütmesi öyle büyük mucizelerle değil, bu küçük ritüelle hayat buluyor; yani uzun lafın kısası, vücudu içeriden yıkamadan dışarıdaki fazlalıklardan kurtulmayı beklemek biraz hayalperestlik oluyor sanki...
Sahi, geceleri o televizyon karşısında, tam da en heyecanlı sahnede elimizin gayriihtiyari gittiği o atıştırmalık kasesine ne demeli, vallahi billahi her şeyi o iki lokma mahvediyor. Sirkadiyen ritim dediğimiz o muazzam biyolojik saat, hava karardıktan sonra sindirim sistemine "dükkanı kapatıyoruz" talimatı verirken biz ısrarla içeriye yeni siparişler göndermeye çalışıyoruz. Bedene gece boyu dinlenme ve yenilenme fırsatı tanımak, akşam sekizden sonra mutfağın kapısına hayali bir kilit vurmakla o kadar kolaylaşıyor ki; aksi halde sabaha kadar sindirimle boğuşan bir metabolizmanın yağ yakmasını beklemek sadece kendimizi kandırmak oluyor.
Yemek yerken tabağımızla kurduğumuz o sessiz, telaşlı ilişkiyi biraz masaya yatırsak mı, ne dersiniz? Telefon ekranına bakarak, ne yediğimizi bile anlamadan, o lokmaları adeta yutarcasına hızlıca mideye indirdiğimizde beyne giden o tokluk sinyali yolda kaybolup gidiyor maalesef. Lokmaları en az yirmi kez çiğnemek, o çatalı her lokmadan sonra tabağın kenarına usulca bırakmak aslında doyma hissinin o kadar da geç gelmediğini bize kanıtlıyor. Ağır ağır, tadını çıkararak, adeta bir gurme edasıyla yemek yediğimizde porsiyonların kendiliğinden küçüldüğünü görmek şaşırtıcı ama bir o kadar da gerçekçi bir hafifleme yöntemi...
Uykunun o derin, sessiz limanlarında salgılanan hormonların kilo kontrolündeki rolünü genellikle çok hafife alıyoruz abi ya, sanki her şey sadece az yemekle çözülecekmiş gibi bir yanılgı var içimizde. Yetersiz uyuduğumuz o yorgun sabahların ardından gün boyu canımızın neden sürekli tatlı ya da hamur işi çektiğini hiç düşündünüz mü? Ghrelin ve leptin hormonlarının o hassas dengesi bozulunca, vücut enerjisiz kaldığını sanıp en hızlı kalori kaynağına yöneliyor hemen. Gece en geç on birde o gözleri kapatıp karanlığın şifalı kollarına kendimizi bırakmak, ertesi günün iştah yönetimini daha uyanmadan garantilemek anlamına geliyor bir bakıma.
Gündelik hayatın o koşturmacası içinde asansör yerine merdivenleri tercih etmek kulağa çok klişe geliyor olabilir ama inanın taşları yerinden oynatan da tam olarak bu ufak tefek hareketler. Gün boyu masa başında çakılı kalıp akşam spor salonunda kendimizi hırpalamak yerine, her saate yayılmış küçük yürüyüşler, ofis içinde atılan fazladan adımlar o durağanlığı tamamen kırıyor. Vücut, günün geneline yayılmış bu aktif olma halini algıladığında enerji harcama modunu sürekli açık tutuyor; yani sürekli tetikte, sürekli uyanık bir sistem...
Sahi, geceleri o televizyon karşısında, tam da en heyecanlı sahnede elimizin gayriihtiyari gittiği o atıştırmalık kasesine ne demeli, vallahi billahi her şeyi o iki lokma mahvediyor. Sirkadiyen ritim dediğimiz o muazzam biyolojik saat, hava karardıktan sonra sindirim sistemine "dükkanı kapatıyoruz" talimatı verirken biz ısrarla içeriye yeni siparişler göndermeye çalışıyoruz. Bedene gece boyu dinlenme ve yenilenme fırsatı tanımak, akşam sekizden sonra mutfağın kapısına hayali bir kilit vurmakla o kadar kolaylaşıyor ki; aksi halde sabaha kadar sindirimle boğuşan bir metabolizmanın yağ yakmasını beklemek sadece kendimizi kandırmak oluyor.
Yemek yerken tabağımızla kurduğumuz o sessiz, telaşlı ilişkiyi biraz masaya yatırsak mı, ne dersiniz? Telefon ekranına bakarak, ne yediğimizi bile anlamadan, o lokmaları adeta yutarcasına hızlıca mideye indirdiğimizde beyne giden o tokluk sinyali yolda kaybolup gidiyor maalesef. Lokmaları en az yirmi kez çiğnemek, o çatalı her lokmadan sonra tabağın kenarına usulca bırakmak aslında doyma hissinin o kadar da geç gelmediğini bize kanıtlıyor. Ağır ağır, tadını çıkararak, adeta bir gurme edasıyla yemek yediğimizde porsiyonların kendiliğinden küçüldüğünü görmek şaşırtıcı ama bir o kadar da gerçekçi bir hafifleme yöntemi...
Uykunun o derin, sessiz limanlarında salgılanan hormonların kilo kontrolündeki rolünü genellikle çok hafife alıyoruz abi ya, sanki her şey sadece az yemekle çözülecekmiş gibi bir yanılgı var içimizde. Yetersiz uyuduğumuz o yorgun sabahların ardından gün boyu canımızın neden sürekli tatlı ya da hamur işi çektiğini hiç düşündünüz mü? Ghrelin ve leptin hormonlarının o hassas dengesi bozulunca, vücut enerjisiz kaldığını sanıp en hızlı kalori kaynağına yöneliyor hemen. Gece en geç on birde o gözleri kapatıp karanlığın şifalı kollarına kendimizi bırakmak, ertesi günün iştah yönetimini daha uyanmadan garantilemek anlamına geliyor bir bakıma.
Gündelik hayatın o koşturmacası içinde asansör yerine merdivenleri tercih etmek kulağa çok klişe geliyor olabilir ama inanın taşları yerinden oynatan da tam olarak bu ufak tefek hareketler. Gün boyu masa başında çakılı kalıp akşam spor salonunda kendimizi hırpalamak yerine, her saate yayılmış küçük yürüyüşler, ofis içinde atılan fazladan adımlar o durağanlığı tamamen kırıyor. Vücut, günün geneline yayılmış bu aktif olma halini algıladığında enerji harcama modunu sürekli açık tutuyor; yani sürekli tetikte, sürekli uyanık bir sistem...