Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Açlık krizleriyle savaşarak inceleceğini sanmak, bu çağın en büyük yanılgılarından biri. Masadan midesi kazınarak kalkan birinin o iradeyi haftalarca koruyabilmesi... İmkansız demiyorum ama mucize beklemek gibi bir şey. Yıllarca haber peşinde koşarken, o düzensiz hayatın içinde ne diyetler gördüm, ne kesin çözüm denilen efsaneler çöktü gözümün önünde. Lifli gıdalarla arandaki o soğuk mesafeyi kapatmadığın sürece, tartıdaki o inatçı rakamlarla kavgan bitmeyecek. Gerçekten bitmeyecek. Sebzenin, baklagilin içindeki o mucizevi ağ yapısı, midende adeta bir sünger gibi şişip seni saatlerce tok tutuyor. Düşünsene, hem doyasıya yiyorsun hem de bedenin sana "tamam, ben doydum, daha fazla arama" diyor.
Sindirim sistemini yoğun bir otoyol, lifleri de o trafiği düzenleyen usta polisler gibi düşünmelisin. Beyaz ekmek, hamur işleri ya da şekerli atıştırmalıklar o yoldan spor araba gibi hızla geçip gidiyor; geriye sadece anlık bir enerji patlaması ve hemen ardından gelen o korkunç tükenmişlik hissi kalıyor. Ama yulaf, brokoli ya da kabuklu bir elma yediğinde işler değişiyor. Vallahi değişiyor. Kan şekerin öyle bir anda fırlayıp çakılmıyor, aksine o kadar sakin, o kadar dengeli bir seyir izliyor ki... İnsülin direnci dedikleri o baş belası mekanizmayı kırmanın en zarif, en kestirme yoludur bu. Şekeri yavaş yavaş kana karıştırmak varken, bedenini o yorucu iniş çıkışlarla hırpalamak akıl karı mı?
Tabağının yarısını yeşilliklerle, posalı bitkilerle doldurmadığın her öğün, aslında kendi kendine kurduğun sinsi bir tuzak. Eskiden gazetede gece nöbetlerine kalırken biz de düşünmeden sipariş verirdik o bol karbonhidratlı yemekleri, sonra gelsin kilolar, gelsin o bitmek bilmeyen ağırlık hissi. Bazen aynanın karşısına geçip "Abi ya, ben su içsem yarıyor" diyoruz ama işin aslı tamamen bu lif fakirliği. Bağırsaklarımızdaki o trilyonlarca iyi bakteri var ya, işte onlar tam anlamıyla bu liflerle besleniyor, onlarla nefes alıyor. Mikrobiyomun ne kadar güçlüyse, metabolizman da o kadar tıkır tıkır işliyor demektir. Yani o faydalı bakterileri aç bırakırsan, vücut da sana yavaşlamış, tembel bir sistem olarak geri döner.
Kilo vermek uğruna porsiyonları kuş kadar küçültüp kendini cezalandırmaktan artık vazgeç. Tartıdaki rakamı aşağı çekmenin sırrı, tabağındaki besin değerini yukarı taşımaktan geçiyor. Billahi de böyle bu iş. Sabah o yoğurdun içine iki kaşık yulaf atsan, öğlen salatanın üzerine biraz haşlanmış mercimek gezdirsen... Bedenindeki o hafiflemeyi, günlerdir süren o şişkinliğin bir anda gidişini sadece birkaç gün içinde hissedeceksin. Attığın her lokmada aslında hücrelerine bir mesaj gönderiyor, onlara ya yağ depolamayı ya da enerjiyi serbest bırakmayı öğretiyorsun. Sadece bir hafta, bak sadece yedi gün diyorum, şu posalı yiyeceklere hayatında gerçekten bir şans ver. Sabahları o dinç uyanma hissini tattığında "neden bunca zaman kendime bu eziyeti çektirmişim" diyeceksin kendi kendine...
Sindirim sistemini yoğun bir otoyol, lifleri de o trafiği düzenleyen usta polisler gibi düşünmelisin. Beyaz ekmek, hamur işleri ya da şekerli atıştırmalıklar o yoldan spor araba gibi hızla geçip gidiyor; geriye sadece anlık bir enerji patlaması ve hemen ardından gelen o korkunç tükenmişlik hissi kalıyor. Ama yulaf, brokoli ya da kabuklu bir elma yediğinde işler değişiyor. Vallahi değişiyor. Kan şekerin öyle bir anda fırlayıp çakılmıyor, aksine o kadar sakin, o kadar dengeli bir seyir izliyor ki... İnsülin direnci dedikleri o baş belası mekanizmayı kırmanın en zarif, en kestirme yoludur bu. Şekeri yavaş yavaş kana karıştırmak varken, bedenini o yorucu iniş çıkışlarla hırpalamak akıl karı mı?
Tabağının yarısını yeşilliklerle, posalı bitkilerle doldurmadığın her öğün, aslında kendi kendine kurduğun sinsi bir tuzak. Eskiden gazetede gece nöbetlerine kalırken biz de düşünmeden sipariş verirdik o bol karbonhidratlı yemekleri, sonra gelsin kilolar, gelsin o bitmek bilmeyen ağırlık hissi. Bazen aynanın karşısına geçip "Abi ya, ben su içsem yarıyor" diyoruz ama işin aslı tamamen bu lif fakirliği. Bağırsaklarımızdaki o trilyonlarca iyi bakteri var ya, işte onlar tam anlamıyla bu liflerle besleniyor, onlarla nefes alıyor. Mikrobiyomun ne kadar güçlüyse, metabolizman da o kadar tıkır tıkır işliyor demektir. Yani o faydalı bakterileri aç bırakırsan, vücut da sana yavaşlamış, tembel bir sistem olarak geri döner.
Kilo vermek uğruna porsiyonları kuş kadar küçültüp kendini cezalandırmaktan artık vazgeç. Tartıdaki rakamı aşağı çekmenin sırrı, tabağındaki besin değerini yukarı taşımaktan geçiyor. Billahi de böyle bu iş. Sabah o yoğurdun içine iki kaşık yulaf atsan, öğlen salatanın üzerine biraz haşlanmış mercimek gezdirsen... Bedenindeki o hafiflemeyi, günlerdir süren o şişkinliğin bir anda gidişini sadece birkaç gün içinde hissedeceksin. Attığın her lokmada aslında hücrelerine bir mesaj gönderiyor, onlara ya yağ depolamayı ya da enerjiyi serbest bırakmayı öğretiyorsun. Sadece bir hafta, bak sadece yedi gün diyorum, şu posalı yiyeceklere hayatında gerçekten bir şans ver. Sabahları o dinç uyanma hissini tattığında "neden bunca zaman kendime bu eziyeti çektirmişim" diyeceksin kendi kendine...