Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün mutfakta buzdolabının önünde dikilmiş, gece yarısı o soğuk ışıkta tencerenin dibinde kalan pilavı kaşıklarken buldum kendimi. Aç mıyım? Vallahi billahi değilim, akşam yemeğini yiyeli daha iki saat olmuş, tıka basa doluyum üstelik. Ama o içimdeki canavar durmuyor, illaki o karbonhidratı, o tatlıyı alacak o an. İşte tam olarak bu kontrolsüz açlık krizleri, o bitmek bilmeyen "ne yesem" hissi vücudunuzun size sessizce "Hey, içeride işler yolunda gitmiyor" deme şeklidir. Hücreler kapıyı kilitlemiş, insülini içeri almıyor, glukoz kanda serseri mayın gibi geziyor... Sonra gelsin gece yarısı mutfak nöbetleri.
Sabah alarmı ertelemekten yalama olmuş bir telefonla uyanmak ne demek çok iyi bilirim abi ya. Gözünü açarsın ama ruhun hala o yatakta, sanki gece boyu taş taşımışsın gibi bir ağırlık çöker insanın üstüne. Hani derler ya "Uykumu alamadım" diye, yok onun adı uyku alamamak değil, resmen kronik bir enerjisizlik hali. Yemek yersiniz, hani enerji versin diye, aksi gibi lokmayı yuttuktan yarım saat sonra üzerinize öyle bir ağırlık çöker ki kolunuzu kıpırdatacak haliniz kalmaz. Vücut enerjiyi hücreye sokamadığı için sizi doğrudan uyku moduna alıyor, sistem resmen kendini kapatıyor yani.
Aynanın karşısına geçip o kemeri bir delik daha gevşetmek zorunda kaldığınız o an var ya... Hani kilo alırsınız ama sadece göbekten, sanki bütün dünya birleşmiş de yağı sadece oraya biriktirmiş gibi bir görüntü çıkar ortaya. Ne kadar spor yaparsan yap, ne kadar boğazını tutarsan tut, o simit bölgesi bir türlü erimek bilmez, yapışır kalır insanın üstüne. İnsülin hormonu kanda tavan yapınca vücut sürekli depolama moduna geçer, yakmayı tamamen unutur. Yağları yakmak yerine inatla biriktiren bir metabolizmayla savaşmak yel değirmenlerine karşı savaşmak gibidir zaten.
Boynun arkasında ya da koltuk altlarında beliren o hafif kirli, kahverengimsi lekeleri görüp de "Acaba iyi yıkanamadım mı" diye lifi daha sert bastıranlar burada mı? Akantozis nigrikans derler tıp dilinde ama siz ona kısaca insülinin ciltteki ayak izleri deyin gitsin. Deri altındaki hücreler o kadar hızlı ve düzensiz çoğalır ki orası böyle kadifemsi, koyu renkli bir hal alır. Vücudun dışarıya verdiği bu görsel alarmları asla es geçmemek gerek, çünkü içerideki yangının dumanı ilk buradan tütmeye başlar.
Bazen bir şeye odaklanmaya çalışırsınız, hani bir faturayı ödeyeceksinizdir ya da iki satır bir şey okuyacaksınızdır ama o kafa bir türlü toparlanmaz... Beyin sisi diyorlar ya, tam olarak o işte; sisli, puslu, ne dediğini unuttuğun anlar. Unutkanlık başlar, kelimeler ağzınızın ucuna gelir ama bir türlü çıkmaz, arkadaşınızın yüzüne bakıp adını hatırlayamazsınız. Şeker beyne doğru dürüst ulaşamadığında mantıklı düşünmek, konsantre olmak resmen bir lüks haline geliyor, motor tekliyor tabiri caizse.
Öğleden sonra saat üç veya dört sularında gelen o ani el ayak titremesi, içinin çekilmesi hissini yaşayan bilir ancak. Sanki bir anda bütün enerjiniz çekilmiş, tansiyonunuz sıfırlanmış gibi bir panik hali kaplar içinizi. O an önünüze ne koysalar yersiniz, gözünüz hiçbir şeyi görmez, sinir kat sayınız tavan yapar. Hızlıca yükselen şeker aynı hızla çakıldığında, vücut panik butonuna basar ve sizi o titremeyle en yakın pastaneye koşturur.
Sabah alarmı ertelemekten yalama olmuş bir telefonla uyanmak ne demek çok iyi bilirim abi ya. Gözünü açarsın ama ruhun hala o yatakta, sanki gece boyu taş taşımışsın gibi bir ağırlık çöker insanın üstüne. Hani derler ya "Uykumu alamadım" diye, yok onun adı uyku alamamak değil, resmen kronik bir enerjisizlik hali. Yemek yersiniz, hani enerji versin diye, aksi gibi lokmayı yuttuktan yarım saat sonra üzerinize öyle bir ağırlık çöker ki kolunuzu kıpırdatacak haliniz kalmaz. Vücut enerjiyi hücreye sokamadığı için sizi doğrudan uyku moduna alıyor, sistem resmen kendini kapatıyor yani.
Aynanın karşısına geçip o kemeri bir delik daha gevşetmek zorunda kaldığınız o an var ya... Hani kilo alırsınız ama sadece göbekten, sanki bütün dünya birleşmiş de yağı sadece oraya biriktirmiş gibi bir görüntü çıkar ortaya. Ne kadar spor yaparsan yap, ne kadar boğazını tutarsan tut, o simit bölgesi bir türlü erimek bilmez, yapışır kalır insanın üstüne. İnsülin hormonu kanda tavan yapınca vücut sürekli depolama moduna geçer, yakmayı tamamen unutur. Yağları yakmak yerine inatla biriktiren bir metabolizmayla savaşmak yel değirmenlerine karşı savaşmak gibidir zaten.
Boynun arkasında ya da koltuk altlarında beliren o hafif kirli, kahverengimsi lekeleri görüp de "Acaba iyi yıkanamadım mı" diye lifi daha sert bastıranlar burada mı? Akantozis nigrikans derler tıp dilinde ama siz ona kısaca insülinin ciltteki ayak izleri deyin gitsin. Deri altındaki hücreler o kadar hızlı ve düzensiz çoğalır ki orası böyle kadifemsi, koyu renkli bir hal alır. Vücudun dışarıya verdiği bu görsel alarmları asla es geçmemek gerek, çünkü içerideki yangının dumanı ilk buradan tütmeye başlar.
Bazen bir şeye odaklanmaya çalışırsınız, hani bir faturayı ödeyeceksinizdir ya da iki satır bir şey okuyacaksınızdır ama o kafa bir türlü toparlanmaz... Beyin sisi diyorlar ya, tam olarak o işte; sisli, puslu, ne dediğini unuttuğun anlar. Unutkanlık başlar, kelimeler ağzınızın ucuna gelir ama bir türlü çıkmaz, arkadaşınızın yüzüne bakıp adını hatırlayamazsınız. Şeker beyne doğru dürüst ulaşamadığında mantıklı düşünmek, konsantre olmak resmen bir lüks haline geliyor, motor tekliyor tabiri caizse.
Öğleden sonra saat üç veya dört sularında gelen o ani el ayak titremesi, içinin çekilmesi hissini yaşayan bilir ancak. Sanki bir anda bütün enerjiniz çekilmiş, tansiyonunuz sıfırlanmış gibi bir panik hali kaplar içinizi. O an önünüze ne koysalar yersiniz, gözünüz hiçbir şeyi görmez, sinir kat sayınız tavan yapar. Hızlıca yükselen şeker aynı hızla çakıldığında, vücut panik butonuna basar ve sizi o titremeyle en yakın pastaneye koşturur.