Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
O kapının tokmağına dokunurken insanın eli neden o kadar titrer ki? Sanki arkasında canavarlar bekliyor ya da çocukluğumuzdan kalma o en derin, en gizli saklı yaramızı bir çırpıda yüzümüze vuracaklar... Ama hiç de öyle olmuyor işte. İçeri giriyorsun, sıradan bir oda, belki hafif bir lavanta kokusu, karşında da senin gibi etten kemikten bir insan oturuyor. İlk dakikalar o kadar tuhaf bir sessizlikle başlıyor ki, insan nereye bakacağını, ellerini nereye koyacağını bilemiyor vallahi. Aslında her şey sadece "Sizi buraya getiren ne oldu?" sorusuyla başlıyor, gerisi bir şekilde çorap söküğü gibi geliyor zaten.
Karşına oturan o yabancı, senin zihninin röntgenini çekmeye çalışmıyor ilk gün, sadece seni birazcık tanımak istiyor anladığım kadarıyla. Hayat hikayeni, nerelerde takıldığını, çocukluğunun o tozlu yollarını şöyle bir üstünkörü geçiyorsunuz. Kimsin sen, nelerden canın yanıyor, seni uykusuz bırakan o amansız gecelerin arkasında aslında ne yatıyor... Kimse senden ilk saniyede ruhunu tamamen teslim etmeni, en büyük sırlarını dökmeni beklemiyor ki zaten. Adım adım, acele etmeden, sanki bir göle yavaşça ayağını sokar gibi tatlı sert bir tanışma bu.
İnsan bazen "Acaba deli muamelesi mi göreceğim?" diye korkuyor, yalan yok, hepimizin aklından geçmiştir bu deli saçması düşünce. Oysa orada ne yargılayan bir mahkeme heyeti var ne de seni suçlu ilan edecek bir yargıç. Sadece hayatındaki o karmakarışık düğümleri birlikte çözmeye gönüllü, tarafsız bir göz duruyor karşında. Seni dinlerken gözlerinin içine bakan o insanın tek derdi, senin kendi sesini yeniden duymana yardımcı olmak aslında. Kendi kendine konuşurken fark etmediğin o fısıltıları, o iç çekişleri bir bir önüne seriyorlar.
Şunu hiç unutmamak lazım; terapi odasında konuşulan her şey, o odanın duvarları arasında, adeta bir sır küpünün içinde kalıyor. Bu güven hissi o kadar kıymetli ki, dışarıda en yakın arkadaşına bile "Ya ayıp olur" deyip anlatamadığın ne varsa orada rahatça dökebiliyorsun ortaya. İnsan bazen sadece yargılanmadan dinlenilmek istiyor be abi, gerçekten tek ihtiyaç bu oluyor. İçindeki o ağır yükü yavaşça masanın üzerine bırakıp nefes almak... İşte ilk seans tam olarak bu güvenli limanın ilk taşlarını döşeme sanatı.
Gidince ne konuşacağım diye sabahlara kadar plan yapıp kafanda senaryolar kuruyorsun ya, yapma, inan hiç gerek yok. İçinden o an ne geçiyorsa, canını en çok ne acıtıyorsa oradan başla gitsin. Bazen sadece beş dakika boyunca susup duvara bakmak bile o kadar çok şey anlatır ki karşıdakine. Kelimelerin bittiği yerde o sessizliğin dili devreye giriyor işte... Kendini kasmadan, olduğun gibi, o günkü yorgunluğunla, kırgınlığınla masaya oturmak en doğrusu galiba.
Karşına oturan o yabancı, senin zihninin röntgenini çekmeye çalışmıyor ilk gün, sadece seni birazcık tanımak istiyor anladığım kadarıyla. Hayat hikayeni, nerelerde takıldığını, çocukluğunun o tozlu yollarını şöyle bir üstünkörü geçiyorsunuz. Kimsin sen, nelerden canın yanıyor, seni uykusuz bırakan o amansız gecelerin arkasında aslında ne yatıyor... Kimse senden ilk saniyede ruhunu tamamen teslim etmeni, en büyük sırlarını dökmeni beklemiyor ki zaten. Adım adım, acele etmeden, sanki bir göle yavaşça ayağını sokar gibi tatlı sert bir tanışma bu.
İnsan bazen "Acaba deli muamelesi mi göreceğim?" diye korkuyor, yalan yok, hepimizin aklından geçmiştir bu deli saçması düşünce. Oysa orada ne yargılayan bir mahkeme heyeti var ne de seni suçlu ilan edecek bir yargıç. Sadece hayatındaki o karmakarışık düğümleri birlikte çözmeye gönüllü, tarafsız bir göz duruyor karşında. Seni dinlerken gözlerinin içine bakan o insanın tek derdi, senin kendi sesini yeniden duymana yardımcı olmak aslında. Kendi kendine konuşurken fark etmediğin o fısıltıları, o iç çekişleri bir bir önüne seriyorlar.
Şunu hiç unutmamak lazım; terapi odasında konuşulan her şey, o odanın duvarları arasında, adeta bir sır küpünün içinde kalıyor. Bu güven hissi o kadar kıymetli ki, dışarıda en yakın arkadaşına bile "Ya ayıp olur" deyip anlatamadığın ne varsa orada rahatça dökebiliyorsun ortaya. İnsan bazen sadece yargılanmadan dinlenilmek istiyor be abi, gerçekten tek ihtiyaç bu oluyor. İçindeki o ağır yükü yavaşça masanın üzerine bırakıp nefes almak... İşte ilk seans tam olarak bu güvenli limanın ilk taşlarını döşeme sanatı.
Gidince ne konuşacağım diye sabahlara kadar plan yapıp kafanda senaryolar kuruyorsun ya, yapma, inan hiç gerek yok. İçinden o an ne geçiyorsa, canını en çok ne acıtıyorsa oradan başla gitsin. Bazen sadece beş dakika boyunca susup duvara bakmak bile o kadar çok şey anlatır ki karşıdakine. Kelimelerin bittiği yerde o sessizliğin dili devreye giriyor işte... Kendini kasmadan, olduğun gibi, o günkü yorgunluğunla, kırgınlığınla masaya oturmak en doğrusu galiba.