Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Mutfağın kapısında dikilmiş, elindeki bardağa boş boş bakan o çocuğa baktım geçen gün; hani dün bacaklarıma dolanan, "baba bana masal anlat" diyen ufaklığa... Yüzünde öyle bir yabancılık, öyle derin bir kafa karışıklığı vardı ki, sanki kendi bedenine misafir gelmiş gibiydi. Ergenlik dediğimiz o fırtınalı dönemin ayak sesleri tam da böyle başlıyor işte, bir sabah uyanıyorsunuz ve evdeki o tanıdık koku gitmiş, yerine sürekli kapıları çarpan bir gizem küpü gelmiş. Ruhsal yapı o kadar hızlı kabuk değiştiriyor ki bu evrede, çocuk ne ara o eski neşesini kaybetti, ne ara bu kadar alıngan oldu diye kalakalıyorsunuz. Beyindeki o prefrontal korteks denilen bölge henüz inşaat halinde tabii, duygular mantığın fersah fersah önünde koşuyor. Vallahi anlamak, ayak uydurmak o kadar zor ki bazen...
Bizim oğlan geçen hafta odasına kapandı, saatlerce sadece tavana bakmış, sordum "ne oldu" diye, "hiç" dedi ama o hiçin içinde koca bir dünya saklıydı aslında. Hırçınlıklar, ani parlamalar, arkasından gelen o derin suçluluk duygusu ve inziva... Hormonlar bir yandan hücum ediyor hücrelere, diğer yandan nöronlar arası bağlar yeniden haritalanıyor; yani çocuk aslında bilerek yapmıyor, elinde değil ki garibimin. Kendi sınırlarını çizerken ister istemez etrafındakileri kırıp döküyor, fırtınanın ortasında kalmış bir gemi gibi yönünü bulmaya çalışıyor. Ben kimim sorusu zihnini öyle bir kemiriyor ki bu dönemde, varoluşsal bir sancı bu, tam anlamıyla bir kimlik savaşı. Bazen sadece susup yanında oturmak, hiçbir şey sormadan sadece orada olduğunu hissettirmek gerekiyor galiba.
Bizim zamanımızda da böyle miydi diye düşünüyor insan, sanki biz daha çabuk, daha sessiz atlatmıştık bu virajları ya da bana öyle geliyor. Şimdiki çocukların dünyası o kadar kalabalık, o kadar gürültülü ki, kendi iç seslerini duymaları neredeyse imkansız hale geldi. Akran zorbalığı, sosyal medyadaki o sahte mükemmellik algısı derken çocukların ruhu adeta mengenede sıkışıyor. Bir bakıyorsunuz dünyanın en özgüvenli insanı gibi nutuk atıyor, iki dakika sonra ayna karşısında sivilcesine bakıp hüngür hüngür ağlıyor... Duygusal salınım o kadar geniş bir spektrumda gerçekleşiyor ki, yetişkin aklıyla bunu rasyonalize etmeye çalışmak düpedüz delilik. Bırakın ağlasın, bırakın öfkelensin, duygusunu bastırmasın yeter ki.
Dün akşam yemekte durup dururken "beni hiç anlamıyorsunuz" diye masayı terk etti, arkasından bakakaldık eşimle. Aslında o an bize söylediği şey "beni anlamıyorsunuz" değil, "ben kendimi anlayamıyorum, bana yardım edin" çığlığıydı, bunu sonradan idrak ediyor insan. Otoriteyle, yani anne babayla girilen o amansız güç savaşları aslında tamamen bağımsızlaşma çabasının bir parçası, bir tür büyüme provası. Kendini ebeveyninden ayrıştırıp ayrı bir birey olarak toplumda konumlandırma arzusu o kadar baskın ki, bu yolda en yakınını düşman belleyebiliyor insan. Güvenli limandan çıkıp açık denizlere yelken açmak kolay mı abi, dalgalar elbet hırpalayacak o küçücük tekneyi...
Geçenlerde bir arkadaşım dert yanıyordu, "kızımla iki kelime konuşamıyoruz, sürekli tersliyor" diye, ona da söyledim, üstüne gitme, sadece alan tanı. Onların şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey nasihat dolu uzun cümleler değil, yargılanmayacaklarını bildikleri güvenli bir sığınak. Kendilerini sürekli bir yarışın, bir onaylanma arzusunun içinde buldukları için evde bari o maskeleri düşürebilsinler, bırakın evde defolarıyla var olabilsinler. Biliyorum, sabretmek taş çatlatır cinsten bir zanaat haline geliyor bu süreçte ama inan bana geçiyor, hepsi geçiyor. Bir gün bakıyorsunuz o hırçın çocuk gitmiş, karşınıza olgun, ne dediğini bilen, pırıl pırıl bir yetişkin gelmiş oturmuş...
Bizim oğlan geçen hafta odasına kapandı, saatlerce sadece tavana bakmış, sordum "ne oldu" diye, "hiç" dedi ama o hiçin içinde koca bir dünya saklıydı aslında. Hırçınlıklar, ani parlamalar, arkasından gelen o derin suçluluk duygusu ve inziva... Hormonlar bir yandan hücum ediyor hücrelere, diğer yandan nöronlar arası bağlar yeniden haritalanıyor; yani çocuk aslında bilerek yapmıyor, elinde değil ki garibimin. Kendi sınırlarını çizerken ister istemez etrafındakileri kırıp döküyor, fırtınanın ortasında kalmış bir gemi gibi yönünü bulmaya çalışıyor. Ben kimim sorusu zihnini öyle bir kemiriyor ki bu dönemde, varoluşsal bir sancı bu, tam anlamıyla bir kimlik savaşı. Bazen sadece susup yanında oturmak, hiçbir şey sormadan sadece orada olduğunu hissettirmek gerekiyor galiba.
Bizim zamanımızda da böyle miydi diye düşünüyor insan, sanki biz daha çabuk, daha sessiz atlatmıştık bu virajları ya da bana öyle geliyor. Şimdiki çocukların dünyası o kadar kalabalık, o kadar gürültülü ki, kendi iç seslerini duymaları neredeyse imkansız hale geldi. Akran zorbalığı, sosyal medyadaki o sahte mükemmellik algısı derken çocukların ruhu adeta mengenede sıkışıyor. Bir bakıyorsunuz dünyanın en özgüvenli insanı gibi nutuk atıyor, iki dakika sonra ayna karşısında sivilcesine bakıp hüngür hüngür ağlıyor... Duygusal salınım o kadar geniş bir spektrumda gerçekleşiyor ki, yetişkin aklıyla bunu rasyonalize etmeye çalışmak düpedüz delilik. Bırakın ağlasın, bırakın öfkelensin, duygusunu bastırmasın yeter ki.
Dün akşam yemekte durup dururken "beni hiç anlamıyorsunuz" diye masayı terk etti, arkasından bakakaldık eşimle. Aslında o an bize söylediği şey "beni anlamıyorsunuz" değil, "ben kendimi anlayamıyorum, bana yardım edin" çığlığıydı, bunu sonradan idrak ediyor insan. Otoriteyle, yani anne babayla girilen o amansız güç savaşları aslında tamamen bağımsızlaşma çabasının bir parçası, bir tür büyüme provası. Kendini ebeveyninden ayrıştırıp ayrı bir birey olarak toplumda konumlandırma arzusu o kadar baskın ki, bu yolda en yakınını düşman belleyebiliyor insan. Güvenli limandan çıkıp açık denizlere yelken açmak kolay mı abi, dalgalar elbet hırpalayacak o küçücük tekneyi...
Geçenlerde bir arkadaşım dert yanıyordu, "kızımla iki kelime konuşamıyoruz, sürekli tersliyor" diye, ona da söyledim, üstüne gitme, sadece alan tanı. Onların şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey nasihat dolu uzun cümleler değil, yargılanmayacaklarını bildikleri güvenli bir sığınak. Kendilerini sürekli bir yarışın, bir onaylanma arzusunun içinde buldukları için evde bari o maskeleri düşürebilsinler, bırakın evde defolarıyla var olabilsinler. Biliyorum, sabretmek taş çatlatır cinsten bir zanaat haline geliyor bu süreçte ama inan bana geçiyor, hepsi geçiyor. Bir gün bakıyorsunuz o hırçın çocuk gitmiş, karşınıza olgun, ne dediğini bilen, pırıl pırıl bir yetişkin gelmiş oturmuş...