Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Odanın kapısı içeriden kilitlendiğinde içeride sadece bir çocuk değil, sessiz bir fırtına büyüyor aslında. Aynanın karşısında geçirilen o uzun saatler, saç şekline takılan kafalar, birden bire basan öfke patlamaları... Vallahi billahi insan bakarken şaşırıp kalıyor, bu çocuk ne ara bu kadar değişti diye.
Büyümek denilen o tuhaf eşik, dışarıdan bakınca alt tarafı yaş almak gibi görünür ama içeride yer yerinden oynuyor abi ya. Çocuklukla yetişkinlik arasında bir yerde asılı kalmak, kimseye ait hissetmemek, her şeye yabancılaşmak... Bazen insan o kadar yoruluyor ki, sabah yataktan kalkmak bile dağa tırmanmak gibi geliyor.
Duygular artık tekdüze değil, lunaparktaki o çılgın tren gibi; bir iniyor bir çıkıyor, kafalar tamamen duman. Kimse beni anlamıyor cümlesi kurulduğunda haklılar aslında, çünkü kendi beyinleri bile onlara yabancılaşmış durumda. Hormonların o deli dalgaları arasında kim dengeyi koruyabilir ki zaten?
Eski neşeli çocuk gidiyor, yerine sürekli odasında oturmak isteyen, kapıyı vurup çıkan biri geliyor. Tavsiyem şudur ki, üstüne gitmeyin fazla, bırakın kendi boşluğunda biraz demlensinler. Zaten bu geçici bir hal, bugün var yarın yok ama o an yaşanan acı var ya, tam gerçeğin ta kendisi.
Arkadaş grubu artık dünyadaki her şeyden daha değerli hale geliyor, aile ise birdenbire en arka koltuğa itiliyor. Kabul görme arzusu, o beğenilme korkusu insanı mahvediyor bazen, gece yastığa başı koyunca dönüp durmalar... Vallahi bu yaşları bir daha yaşamak istemezdim, o belirsizlik insanı içeriden kemiriyor çünkü.
Odadan gelen müzik sesleri, dış dünyaya çekilen o kalın duvarlar... Belki de sadece yalnız kalmaya ihtiyacı var kim bilir? Her şeyi eleştirmek, her kurala baş kaldırmak o dönemin fıtratında var zaten, engel olamazsın ki.
Yavaş yavaş kendi kimliğini bulmaya çalışırken geçtiği o keskin virajlar, bazen büyük düşüşlere sebep olabiliyor tabi. Ama insan düşe kalka öğreniyor bu hayatı, başka türlüsü mümkün değil ki zaten. Belki de en iyisi uzaktan sakin bir liman gibi beklemek, onlar fırtınayı dindirip kendi kendilerine kıyıya yanaşana kadar.
Büyümek denilen o tuhaf eşik, dışarıdan bakınca alt tarafı yaş almak gibi görünür ama içeride yer yerinden oynuyor abi ya. Çocuklukla yetişkinlik arasında bir yerde asılı kalmak, kimseye ait hissetmemek, her şeye yabancılaşmak... Bazen insan o kadar yoruluyor ki, sabah yataktan kalkmak bile dağa tırmanmak gibi geliyor.
Duygular artık tekdüze değil, lunaparktaki o çılgın tren gibi; bir iniyor bir çıkıyor, kafalar tamamen duman. Kimse beni anlamıyor cümlesi kurulduğunda haklılar aslında, çünkü kendi beyinleri bile onlara yabancılaşmış durumda. Hormonların o deli dalgaları arasında kim dengeyi koruyabilir ki zaten?
Eski neşeli çocuk gidiyor, yerine sürekli odasında oturmak isteyen, kapıyı vurup çıkan biri geliyor. Tavsiyem şudur ki, üstüne gitmeyin fazla, bırakın kendi boşluğunda biraz demlensinler. Zaten bu geçici bir hal, bugün var yarın yok ama o an yaşanan acı var ya, tam gerçeğin ta kendisi.
Arkadaş grubu artık dünyadaki her şeyden daha değerli hale geliyor, aile ise birdenbire en arka koltuğa itiliyor. Kabul görme arzusu, o beğenilme korkusu insanı mahvediyor bazen, gece yastığa başı koyunca dönüp durmalar... Vallahi bu yaşları bir daha yaşamak istemezdim, o belirsizlik insanı içeriden kemiriyor çünkü.
Odadan gelen müzik sesleri, dış dünyaya çekilen o kalın duvarlar... Belki de sadece yalnız kalmaya ihtiyacı var kim bilir? Her şeyi eleştirmek, her kurala baş kaldırmak o dönemin fıtratında var zaten, engel olamazsın ki.
Yavaş yavaş kendi kimliğini bulmaya çalışırken geçtiği o keskin virajlar, bazen büyük düşüşlere sebep olabiliyor tabi. Ama insan düşe kalka öğreniyor bu hayatı, başka türlüsü mümkün değil ki zaten. Belki de en iyisi uzaktan sakin bir liman gibi beklemek, onlar fırtınayı dindirip kendi kendilerine kıyıya yanaşana kadar.