Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Çocuğun elinden tutup dünyayı onun adına fethedemezsiniz; yapabileceğiniz tek şey, fırtına koptuğunda kendi gemisini yüzdürebilecek o gizli gücü, yani özgüveni onun ruhuna üflemektir. Biz ebeveynler genellikle koruma içgüdüsüyle sınırları o kadar daraltıyoruz ki, çocuk kendi gölgesinden korkar hale geliyor. Bırakın düşsün abi ya, dizindeki o yara izi ona kendi başına ayağa kalkabildiğini hatırlatan ilk madalyası olacak vallahi billahi. Başarısızlık hissini tatmamış bir çocuktan, yarın bir gün kriz anında dik durmasını beklemek ne derece mantıklı? Kendi kararlarını vermesine alan açılmayan minik kalpler, büyüdüklerinde başkalarının onayına muhtaç birer yetişkine dönüşüyor... Yani demem o ki, korumacı ebeveynlik dediğimiz o tatlı tuzak, aslında çocuğun öz-yeterlilik (self-efficacy) algısına vurulan en büyük darbedir.
Kelimelerin gücünü hafife alan her anne baba, farkında olmadan çocuğun iç sesini sabote eden birer mimara dönüşür. "Sen yapamazsın, dur ben hallederim" cümlesiyle büyüyen bir çocuğun bilinçaltına ne ekmiş oluyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Başarısını değil, sadece çabasını övmek gerekiyor; çünkü çocuk sonuca odaklandığında hata yapmaktan ölesiye korkar hale geliyor. Sürekli "Çok zekisin" demek yerine "Bu proje için gerçekten çok iyi odaklandın ve emek verdin" demek arasındaki o devasa farkı yakalamamız şart. Çocuğun içsel motivasyonunu (intrinsic motivation) tetiklemek dururken, onu dışsal ödüllerle ve boş övgülerle beslemek sadece anlık bir tatmin sağlıyor. Bir düşünün, sürekli alkış bekleyen bir çocuk, seyircisi kalmadığında ne yapacak...
Hata yapmak, öğrenme sürecinin en asil, en doğal ve en kaçınılmaz nörolojik basamağıdır. Bizim toplumda nedense hataya tahammül sıfır, sanki herkes doğuştan kusursuz olmak zorundaymış gibi bir hava var. Çocuğunuz bir bardağı kırdığında dünyayı başına yıkıyorsanız, ona aslında "Yeni bir şey deneme, risk alma" mesajı veriyorsunuz demektir. Bırakın o suyu kendisi doldursun, taşarsa beraber silersiniz, ne olacak ki yani? Deneme-yanılma yoluyla öğrenilen her bilgi, beynin prefrontal korteksinde kalıcı kalıplar oluşturur ve problem çözme becerisini arşa çıkarır. Kusursuzluk peşinde koşan ebeveynler, ne yazık ki kendi kaygılarını çocuklarına miras bırakan birer aktarıcı olmaktan öteye gidemiyor.
Sorumluluk verilmemiş bir çocukta özgüven aramak, çölde su kuyusu kazmaya benzer. Ev işlerine dahil edilmeyen, odasını toplama bilinci aşılanmayan, kendi kıyafetini seçmesine izin verilmeyen bir çocuk nasıl hissedecek? Kendini işe yaramaz, pasif bir figür gibi görecek elbette. Yaşına uygun görevler vererek ona "Sen bu ailenin değerli ve iş bitirici bir üyesisin" hissini hissettirmelisiniz. Küçük yaşta ekmek almaya gitmek, sofraya çatalları dizmek ya da evcil hayvanın mamasını koymak... Bunlar basit işler gibi görünebilir ama çocuğun gözünde her biri birer kahramanlık destanıdır vallahi. Kendini yetkin hisseden çocuk, hayata karşı da dik bir duruş sergilemeye başlar.
Akran zorbalığıyla ve hayatın sert gerçekleriyle yüzleştiğinde çocuğu ayakta tutacak tek sığınak, koşulsuz sevildiğini bildiği o güvenli aile limanıdır. Eğer bir çocuk sadece başarılı olduğunda, yüksek not aldığında veya uslu durduğunda sevildiğini hissediyorsa, orada derin bir aidiyet ve öz-değer (self-worth) krizi var demektir. "Ne yaparsan yap, ne yaşarsan yaşa, ben senin yanındayım" hissini çocuğa geçirebiliyor musunuz, asıl mesele bu. Şefkatle örülmüş güvenli bağlanma (secure attachment), çocuğun dış dünyadaki fırtınalara karşı giydiği en güçlü zırhtır. Sevgiyi bir rüşvet mekanizmasına dönüştürdüğümüz an, çocuğun kendi varlığına olan inancını da ellerimizle yıkmış oluyoruz...
Kelimelerin gücünü hafife alan her anne baba, farkında olmadan çocuğun iç sesini sabote eden birer mimara dönüşür. "Sen yapamazsın, dur ben hallederim" cümlesiyle büyüyen bir çocuğun bilinçaltına ne ekmiş oluyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Başarısını değil, sadece çabasını övmek gerekiyor; çünkü çocuk sonuca odaklandığında hata yapmaktan ölesiye korkar hale geliyor. Sürekli "Çok zekisin" demek yerine "Bu proje için gerçekten çok iyi odaklandın ve emek verdin" demek arasındaki o devasa farkı yakalamamız şart. Çocuğun içsel motivasyonunu (intrinsic motivation) tetiklemek dururken, onu dışsal ödüllerle ve boş övgülerle beslemek sadece anlık bir tatmin sağlıyor. Bir düşünün, sürekli alkış bekleyen bir çocuk, seyircisi kalmadığında ne yapacak...
Hata yapmak, öğrenme sürecinin en asil, en doğal ve en kaçınılmaz nörolojik basamağıdır. Bizim toplumda nedense hataya tahammül sıfır, sanki herkes doğuştan kusursuz olmak zorundaymış gibi bir hava var. Çocuğunuz bir bardağı kırdığında dünyayı başına yıkıyorsanız, ona aslında "Yeni bir şey deneme, risk alma" mesajı veriyorsunuz demektir. Bırakın o suyu kendisi doldursun, taşarsa beraber silersiniz, ne olacak ki yani? Deneme-yanılma yoluyla öğrenilen her bilgi, beynin prefrontal korteksinde kalıcı kalıplar oluşturur ve problem çözme becerisini arşa çıkarır. Kusursuzluk peşinde koşan ebeveynler, ne yazık ki kendi kaygılarını çocuklarına miras bırakan birer aktarıcı olmaktan öteye gidemiyor.
Sorumluluk verilmemiş bir çocukta özgüven aramak, çölde su kuyusu kazmaya benzer. Ev işlerine dahil edilmeyen, odasını toplama bilinci aşılanmayan, kendi kıyafetini seçmesine izin verilmeyen bir çocuk nasıl hissedecek? Kendini işe yaramaz, pasif bir figür gibi görecek elbette. Yaşına uygun görevler vererek ona "Sen bu ailenin değerli ve iş bitirici bir üyesisin" hissini hissettirmelisiniz. Küçük yaşta ekmek almaya gitmek, sofraya çatalları dizmek ya da evcil hayvanın mamasını koymak... Bunlar basit işler gibi görünebilir ama çocuğun gözünde her biri birer kahramanlık destanıdır vallahi. Kendini yetkin hisseden çocuk, hayata karşı da dik bir duruş sergilemeye başlar.
Akran zorbalığıyla ve hayatın sert gerçekleriyle yüzleştiğinde çocuğu ayakta tutacak tek sığınak, koşulsuz sevildiğini bildiği o güvenli aile limanıdır. Eğer bir çocuk sadece başarılı olduğunda, yüksek not aldığında veya uslu durduğunda sevildiğini hissediyorsa, orada derin bir aidiyet ve öz-değer (self-worth) krizi var demektir. "Ne yaparsan yap, ne yaşarsan yaşa, ben senin yanındayım" hissini çocuğa geçirebiliyor musunuz, asıl mesele bu. Şefkatle örülmüş güvenli bağlanma (secure attachment), çocuğun dış dünyadaki fırtınalara karşı giydiği en güçlü zırhtır. Sevgiyi bir rüşvet mekanizmasına dönüştürdüğümüz an, çocuğun kendi varlığına olan inancını da ellerimizle yıkmış oluyoruz...