Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Odanın kapısında biriken o ağır sessizliği hepimiz biliriz; hani içeride masanın başında oturan ama ruhu çoktan sokaklara kaçmış o çocuğun sırtına bakıp çaresizce iç çektiğimiz o anlar... Vallahi billahi hepimizin evinde dönüyor bu film. Önündeki matematik kitabıyla sanki bir düşmanmış gibi bakışan bir çocuk ve kapı eşiğinde "ileride ne olacak bu çocuğun hali" diye tırnaklarını yiyen bir anne baba. Her akşam aynı senaryo, aynı gergin bekleyiş, aynı bitmek bilmeyen sabır sınavı. Ders çalışmak istemiyor işte, zorla güzellik olmuyor ki abi. Biz dünyayı kurtarmasını beklerken o sadece o sıkıcı satırlardan kaçmanın, bir an önce hayata karışmanın derdinde.
Baskıyla, tehditle ya da "bak arkadaşın nasıl yapıyor" kıyaslamalarıyla bugüne kadar hiçbir çocuğun derslerin aşığı olduğunu görmedim, göreni de duymadım doğrusu. İnatlaşmak sadece aradaki o ince köprüyü yıkıyor, başka da bir işe yaramıyor. Masaya çakılıp kalmak bir ceza gibi algılandığı sürece o defterlerin kapakları hep isteksizce açılacak. Oysa mesele sayfaları devirmek değil ki, mesele o zihnin kapılarını aralayabilmek. Zorlamak yerine biraz geri çekilip izlemek mi gerekiyor acaba? Bazen en büyük çözüm, hiçbir şey yapmamak ve sadece çocuğun kendi hızını bulmasına izin vermektir. Bırakın biraz sıkılsın, bırakan hata yapsın...
Eğitim dediğimiz o devasa çark, maalesef çocukların ruhundaki o rengarenk odaları tek bir griye boyamaya çalışıyor ve biz de bu tuzağa düşüyoruz. Çocuk neden sıkılmasın ki? Akşama kadar sıralarda dirsek çürütüp eve gelince de bir o kadar yükün altına girmek kimin hoşuna gider? Kendinizi onun yerine koyun; hangimiz her gün saatlerce sevmediğimiz bir işi büyük bir neşeyle yaparız? Yapmayız. İşte tam da bu yüzden o masayı bir işkence tezgahı olmaktan çıkarıp, merak duygusunun tetiklendiği küçük bir keşif alanına dönüştürmek gerekiyor.
Bir çocuk ders çalışmıyorsa, aslında size "benim burada bulamadığım bir şeyler var" demek istiyordur, kelimelerle olmasa bile o bezgin duruşuyla bunu haykırıyordur. İçindeki o doğuştan gelen öğrenme merakı nerede söndü, hangi ara o heyecan yerini bıkkınlığa bıraktı, asıl bunu bulmak lazım. Notlar, sınavlar, başarı sıralamaları... Hepsi gelip geçici, hepsi illüzyon. Günün sonunda elimizde kalacak olan, o çocuğun hayata karşı duyduğu heyecan ve öğrenme isteğidir. Rutinleri yıkın, dersi oyunlaştırın ya da ne bileyim, sadece oturun ve onun neyi anlatmak istediğini gerçekten dinleyin. Kural basit aslında: Kalbine dokunmadığınız bir çocuğun zihnine asla hükmedemezsiniz.
Baskıyla, tehditle ya da "bak arkadaşın nasıl yapıyor" kıyaslamalarıyla bugüne kadar hiçbir çocuğun derslerin aşığı olduğunu görmedim, göreni de duymadım doğrusu. İnatlaşmak sadece aradaki o ince köprüyü yıkıyor, başka da bir işe yaramıyor. Masaya çakılıp kalmak bir ceza gibi algılandığı sürece o defterlerin kapakları hep isteksizce açılacak. Oysa mesele sayfaları devirmek değil ki, mesele o zihnin kapılarını aralayabilmek. Zorlamak yerine biraz geri çekilip izlemek mi gerekiyor acaba? Bazen en büyük çözüm, hiçbir şey yapmamak ve sadece çocuğun kendi hızını bulmasına izin vermektir. Bırakın biraz sıkılsın, bırakan hata yapsın...
Eğitim dediğimiz o devasa çark, maalesef çocukların ruhundaki o rengarenk odaları tek bir griye boyamaya çalışıyor ve biz de bu tuzağa düşüyoruz. Çocuk neden sıkılmasın ki? Akşama kadar sıralarda dirsek çürütüp eve gelince de bir o kadar yükün altına girmek kimin hoşuna gider? Kendinizi onun yerine koyun; hangimiz her gün saatlerce sevmediğimiz bir işi büyük bir neşeyle yaparız? Yapmayız. İşte tam da bu yüzden o masayı bir işkence tezgahı olmaktan çıkarıp, merak duygusunun tetiklendiği küçük bir keşif alanına dönüştürmek gerekiyor.
Bir çocuk ders çalışmıyorsa, aslında size "benim burada bulamadığım bir şeyler var" demek istiyordur, kelimelerle olmasa bile o bezgin duruşuyla bunu haykırıyordur. İçindeki o doğuştan gelen öğrenme merakı nerede söndü, hangi ara o heyecan yerini bıkkınlığa bıraktı, asıl bunu bulmak lazım. Notlar, sınavlar, başarı sıralamaları... Hepsi gelip geçici, hepsi illüzyon. Günün sonunda elimizde kalacak olan, o çocuğun hayata karşı duyduğu heyecan ve öğrenme isteğidir. Rutinleri yıkın, dersi oyunlaştırın ya da ne bileyim, sadece oturun ve onun neyi anlatmak istediğini gerçekten dinleyin. Kural basit aslında: Kalbine dokunmadığınız bir çocuğun zihnine asla hükmedemezsiniz.