Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Akşam eve giriyorsun, vestiyerin önü savaş alanı gibi. O ayakkabılar neden asla ait olduğu yere düzgünce konmaz ki? Kaç kere söyledim halbuki, vallahi billahi sayısını ben unuttum artık... Ama yok, o an sanki duvara konuşmuşum gibi bir his kaplıyor içimi.
Çocukla iletişim kurmak bazen dipsiz bir kuyuya taş atmak gibi geliyor insana. Ses gidiyor ama o yankı bir türlü geri dönmüyor. Sesini yükseltmek de çare değil inan bana, hatta tam tersine, o an aradaki bütün frekansları kendi ellerinle kapatıyorsun aslında.
Yahu geçen gün mutfakta bardağı tam kenara koyma diyorum, gözümün içine bakarak milim kaydırıyor. İnat mı, sınırları zorlama merakı mı, yoksa sadece dünyayı keşfetme arzusu mu... İnsan bazen sabrının sınırlarında gezinirken buluyor kendini.
Biraz yavaşlayıp onun boyuna inmek gerekiyor galiba bazen. Dizlerinin üzerine çöküp, gözlerinin tam içine bakarak konuşunca akan sular duruyor sanki birden. Hani o dünyayı yukarıdan gören minik insan, seni kendi hizasında görünce bir rahatlıyor, dinlemeye değer buluyor belki de.
Kurallar diyoruz, sınır setleri diyoruz da... Biz kendimiz ne kadar tutarlıyız acaba gün içinde? Bugün "tamam" dediğimize yarın yorgunluktan "hayır" deyiverince çocukların kafası çorba oluyor tabii. Haklılar da bir yerde, oyunun kuralları her dakika değişir mi abi ya?
Öfkeyle kalkıp zararla oturmak tam da bu durumlar için söylenmiş. Sen köpürdükçe karşıdaki minik bünye kendini korumaya alıyor, kulaklarını tamamen dış dünyaya kapatıyor. Bir nevi savunma mekanizması işte...
Seçenek sunmak inanılmaz işe yarayan pratik bir kaçış yolu aslında. "Kırmızı kazağı mı giymek istersin yoksa maviyi mi?" sorusu, ona bir irade teslim ediyor sessizce. "Hadi üstünü giyin" baskısından çok daha asil, çok daha sakin bir geçiş.
Bazen de sadece susup ne yapacağını izlemek lazım galiba. Her şeye müdahale eden, her adımı dikte eden o ebeveyn sesini biraz kısmak... Kendi kendine o hatayı yapsın, görsün bakalım sonucunu.
Sürekli "yapma", "etme", "dokunma" kelimeleriyle örülü bir ev hayal etsene. İnsanın ruhu daralır, kaçacak delik arar vallahi. Olumlu cümlelerin gücü dedikleri şey tam olarak burada devreye giriyor; neyi yapamayacağını değil, neyi yapabileceğini göstermek gerek.
Gece yatağa yatınca o günkü bağrış çağrışlar uçup gidiyor, geriye sadece o masum uyku kalıyor ya... İnsan o an kendine kızıyor, "keşke o kadar büyütmeseydim" diyor içten içe. Bu yol uzun, bu yol engebeli ama sabretmeye değer be arkadaş...
Çocukla iletişim kurmak bazen dipsiz bir kuyuya taş atmak gibi geliyor insana. Ses gidiyor ama o yankı bir türlü geri dönmüyor. Sesini yükseltmek de çare değil inan bana, hatta tam tersine, o an aradaki bütün frekansları kendi ellerinle kapatıyorsun aslında.
Yahu geçen gün mutfakta bardağı tam kenara koyma diyorum, gözümün içine bakarak milim kaydırıyor. İnat mı, sınırları zorlama merakı mı, yoksa sadece dünyayı keşfetme arzusu mu... İnsan bazen sabrının sınırlarında gezinirken buluyor kendini.
Biraz yavaşlayıp onun boyuna inmek gerekiyor galiba bazen. Dizlerinin üzerine çöküp, gözlerinin tam içine bakarak konuşunca akan sular duruyor sanki birden. Hani o dünyayı yukarıdan gören minik insan, seni kendi hizasında görünce bir rahatlıyor, dinlemeye değer buluyor belki de.
Kurallar diyoruz, sınır setleri diyoruz da... Biz kendimiz ne kadar tutarlıyız acaba gün içinde? Bugün "tamam" dediğimize yarın yorgunluktan "hayır" deyiverince çocukların kafası çorba oluyor tabii. Haklılar da bir yerde, oyunun kuralları her dakika değişir mi abi ya?
Öfkeyle kalkıp zararla oturmak tam da bu durumlar için söylenmiş. Sen köpürdükçe karşıdaki minik bünye kendini korumaya alıyor, kulaklarını tamamen dış dünyaya kapatıyor. Bir nevi savunma mekanizması işte...
Seçenek sunmak inanılmaz işe yarayan pratik bir kaçış yolu aslında. "Kırmızı kazağı mı giymek istersin yoksa maviyi mi?" sorusu, ona bir irade teslim ediyor sessizce. "Hadi üstünü giyin" baskısından çok daha asil, çok daha sakin bir geçiş.
Bazen de sadece susup ne yapacağını izlemek lazım galiba. Her şeye müdahale eden, her adımı dikte eden o ebeveyn sesini biraz kısmak... Kendi kendine o hatayı yapsın, görsün bakalım sonucunu.
Sürekli "yapma", "etme", "dokunma" kelimeleriyle örülü bir ev hayal etsene. İnsanın ruhu daralır, kaçacak delik arar vallahi. Olumlu cümlelerin gücü dedikleri şey tam olarak burada devreye giriyor; neyi yapamayacağını değil, neyi yapabileceğini göstermek gerek.
Gece yatağa yatınca o günkü bağrış çağrışlar uçup gidiyor, geriye sadece o masum uyku kalıyor ya... İnsan o an kendine kızıyor, "keşke o kadar büyütmeseydim" diyor içten içe. Bu yol uzun, bu yol engebeli ama sabretmeye değer be arkadaş...