Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Dün mutfaktaydım, tezgahın üzerindeki o küçük, kırmızı bardağın yere düşüp bin bir parçaya ayrılışını izledim saniyeler içinde. Oğlanın gözlerindeki o anlık parlamayı, ardından gelen o çığlığı duymalıydınız; sanki kırılan sadece basit bir cam parçası değil de dünyanın bütün neşesiymiş gibi... İnsan o an durup kalıyor işte, ne yapacağını, nereye bakacağını şaşırıyor. İçimizden bir ses hemen bağırmayı, o gürültüyü daha büyük bir gürültüyle bastırmayı fısıldıyor kulağımıza ama yapamıyoruz, yapmamalıyız da zaten. Çocukların öfkesi aslında kırılan o bardaktan çok daha derinlerde bir yerlerin sızlaması, ufacık bir kalbin taşıyamadığı o ağır yükü dışarı fırlatma çabası galiba.
Bazen düşünüyorum da, biz yetişkinler bile koca kafalarımızla şu hayatın yükünü kaldıramayıp ne zaman bağırıp çağıracağımızı şaşırırken, o minicik bedenlerden her an kusursuz bir uyum beklemek haksızlık değil mi abi ya? Onlar henüz duyguların adını bile koyamamışken, içlerindeki o devasa fırtınayla nasıl baş edeceklerini nereden bilsinler? Bir bakıyorsunuz her şey yolunda, iki dakika sonra ise sanki kıyamet kopmuş. İşte tam o esnada her şeyi bir kenara bırakıp sadece yanlarında durmak, sessizce o dalganın kıyıya vurup çekilmesini beklemek gerekiyor sanırım.
Kendimizi onların yerine koymayı denediğimizde, o öfke nöbetlerinin aslında birer çaresizlik çığlığı olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor aslında. İstediği oyuncağı alamadığı için marketin ortasında kendini yere atan o çocuğun derdi inan bana o plastik parça değil, o an hissettiği sınırlandırılma duygusuyla nasıl baş edeceğini bilememesi... Vallahi billahi, bazen sadece "Seni görüyorum, buradayım ve seni her halinle kabul ediyorum" diyebilen bir çift göz, pedagoji kitaplarının yazdığı binlerce kuraldan çok daha şifalı geliyor o hırpalanmış ruhlara.
Sakin kalabilmek diyorum ya, hani şu dillerden düşmeyen ama uygulaması en zor olan o büyülü formül... Bizim içimizdeki o telaşlı, o her şeye anında müdahale etmek isteyen sabırsız ses susmadığı sürece, karşı taraftaki o yangını söndürmemiz imkansız. Onlar bizim aynamız sonuçta; biz ne kadar rüzgarlıysak, onlar o kadar fırtınalı esiyorlar hayatın orta yerinde. Bir fırtınanın ortasında sığınılacak güvenli bir liman olmak varken, rüzgara rüzgarla karşılık vermek sadece yıkımı büyütüyor.
Sadece sarılmak... Hiçbir kelime etmeden, neden öyle davrandığını sorgulamadan, yargılamadan, sadece göğsüne bastırıp o hızlı hızlı çarpan kalbinin yavaşlamasını beklemek... İnanın bana, çocukların en çok hırçınlaştığı anlar, aslında sevgiye ve şefkate en çok aç oldukları, o şefkati en çok hak ettikleri anlardır. O anlarda kurulan sessiz bir bağ, sonradan saatlerce sürecek o yorucu nasihatlerden çok daha derin izler bırakıyor o taze zihinlerde.
Bazen düşünüyorum da, biz yetişkinler bile koca kafalarımızla şu hayatın yükünü kaldıramayıp ne zaman bağırıp çağıracağımızı şaşırırken, o minicik bedenlerden her an kusursuz bir uyum beklemek haksızlık değil mi abi ya? Onlar henüz duyguların adını bile koyamamışken, içlerindeki o devasa fırtınayla nasıl baş edeceklerini nereden bilsinler? Bir bakıyorsunuz her şey yolunda, iki dakika sonra ise sanki kıyamet kopmuş. İşte tam o esnada her şeyi bir kenara bırakıp sadece yanlarında durmak, sessizce o dalganın kıyıya vurup çekilmesini beklemek gerekiyor sanırım.
Kendimizi onların yerine koymayı denediğimizde, o öfke nöbetlerinin aslında birer çaresizlik çığlığı olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor aslında. İstediği oyuncağı alamadığı için marketin ortasında kendini yere atan o çocuğun derdi inan bana o plastik parça değil, o an hissettiği sınırlandırılma duygusuyla nasıl baş edeceğini bilememesi... Vallahi billahi, bazen sadece "Seni görüyorum, buradayım ve seni her halinle kabul ediyorum" diyebilen bir çift göz, pedagoji kitaplarının yazdığı binlerce kuraldan çok daha şifalı geliyor o hırpalanmış ruhlara.
Sakin kalabilmek diyorum ya, hani şu dillerden düşmeyen ama uygulaması en zor olan o büyülü formül... Bizim içimizdeki o telaşlı, o her şeye anında müdahale etmek isteyen sabırsız ses susmadığı sürece, karşı taraftaki o yangını söndürmemiz imkansız. Onlar bizim aynamız sonuçta; biz ne kadar rüzgarlıysak, onlar o kadar fırtınalı esiyorlar hayatın orta yerinde. Bir fırtınanın ortasında sığınılacak güvenli bir liman olmak varken, rüzgara rüzgarla karşılık vermek sadece yıkımı büyütüyor.
Sadece sarılmak... Hiçbir kelime etmeden, neden öyle davrandığını sorgulamadan, yargılamadan, sadece göğsüne bastırıp o hızlı hızlı çarpan kalbinin yavaşlamasını beklemek... İnanın bana, çocukların en çok hırçınlaştığı anlar, aslında sevgiye ve şefkate en çok aç oldukları, o şefkati en çok hak ettikleri anlardır. O anlarda kurulan sessiz bir bağ, sonradan saatlerce sürecek o yorucu nasihatlerden çok daha derin izler bırakıyor o taze zihinlerde.