Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Ağzımı her açtığımda aynada o simsiyah, metalik parıltıyı görmek içimi kıyıyor abi ya, vallahi billahi bak. Çocukken o koltuğa korkuyla oturup dişimize kondurulan o gri dağlar, şimdilerde adeta geçmişin birer gölgesi gibi yük oluyor insana. Amalgam dedikleri o cıva karışımlı metal yığını, kabul edelim ki tam bir tank gibi; ne kırılıyor ne dökülüyor, yıllara meydan okuyor resmen. Ama gel gör ki, gülüşünün tam ortasında bir kömür karasıyla yaşamak, insanı zamanla kendinden bile sakınmaya zorluyor işte...
Beyaz dolgular, yani şu klinikte ışıkla tık tık diye kuruttukları kompozit malzemeler, adeta birer sihirbaz gibi kayboluveriyor dişin kendi dokusunda. Aynaya bakıyorsun, nerede o eski oyuk, nerede o sızlayan boşluk; yok, bulamıyorsun, çünkü dişin kendisi olmuş artık. Tabii her güzel şeyin bir kusuru var derler ya, bu bembeyaz estetik harikası da öyle çok sert cevizlere, hoyratça çiğnenen kabuklu yemişlere pek gelemiyor, çıt diye kırılıveriyor bazen. Yine de o doğal görüntüyü yakalamak, insanın içini öyle bir ferahlatıyor ki, insan ister istemez "varsın biraz narin olsun" diyor.
Hangisi daha uzun ömürlü derseniz, orada durup bir düşünmek lazım, çünkü metalin o inatçı yapısı hiçbir şeye benzemez. Amalgam dolgulu dişinizle dünyayı çiğneseniz bana mısın demez, çiğneme basıncını o kadar güzel göğüsler ki, aradan yirmi yıl geçer de hala ilk günkü gibi yerinde durur. Kompozit olanlar ise zamanla çaydan, kahveden, sigaradan rengini hafifçe ele vermeye, solmaya başlıyor; yani biraz nazlı, biraz özen istiyor açıkçası. Ömür dediğin şey dolguda biraz da senin ona nasıl baktığınla, nasıl kıymet verdiğinle alakalı bir duruma dönüşüyor neticede.
Vücuda cıva salıyor, yok efendim sağlığa zararlı falan diye yıllardır bir furya dönüp duruyor ortalıkta, insan ister istemez bir ürperiyor tabii... Kimisi diyor ki o kadar eser miktarda bir salınım var ki, okyanusta bir damla su gibi kalır, hiçbir şey yapmaz. Kimisi de o gri dolguları söktürmek için adeta yarışa giriyor, sağlığını o metale kurban etmek istemiyor. Hangisi doğru, hangi tarafa inanmalı insan şaşırıp kalıyor ama içinin rahat etmesi, o huzur hissi her şeyden daha önemli galiba.
Fiyat meselesine hiç girmeyeyim diyorum ama cüzdanın sesini de duymazdan gelmek imkansız, sonuçta devir hesap devri. Kompozit dolgular o ince işçiliği, o tabaka tabaka işlenen estetik emeği yüzünden bütçeyi biraz daha fazla zorluyor, cepten biraz daha fazla harcatıyor adama. Amalgam ise eski toprak, her klinikte kolayca, ucuza halledilebilen, tam bir fiyat-performans canavarı olarak köşede bekliyor. Parayı görselliğe mi yatırmalı, yoksa sağlamlığa ve bütçeye mi, işte bütün mesele bu yol ayrımında saklı...
Eğer gülerken, konuşurken dişleriniz göz önündeyse, o arka plandaki karanlık gölgeleri yok etmek kesinlikle hayat kalitenizi değiştirecektir, benden söylemesi. Kimse kahkaha atarken ağzının içinde bir maden ocağı taşıyormuş gibi görünmek istemez, estetik kaygılar bazen mantığın önüne geçiverir. Ama en arkadaki o görünmeyen, sadece çiğneme yükünü çeken büyük azı dişleri için maceraya gerek var mı, orası tamamen sizin sabrınıza kalmış...
Kendinizle baş başa kaldığınızda bir tartın bakalım; sizin için hangisi daha kıymetli, o kusursuz bembeyaz görünüm mü, yoksa yıllarca arkanıza bakmadan kullanacağınız o eski, sert dost mu? Bir tarafta doğallık ve zarafet duruyor, diğer tarafta ise sadakat ve zamana karşı direniş... Seçim sizin, ama ne yaparsanız yapın, o koltuğa oturmadan önce içinize sinecek olanı bulmaktan vazgeçmeyin...
Beyaz dolgular, yani şu klinikte ışıkla tık tık diye kuruttukları kompozit malzemeler, adeta birer sihirbaz gibi kayboluveriyor dişin kendi dokusunda. Aynaya bakıyorsun, nerede o eski oyuk, nerede o sızlayan boşluk; yok, bulamıyorsun, çünkü dişin kendisi olmuş artık. Tabii her güzel şeyin bir kusuru var derler ya, bu bembeyaz estetik harikası da öyle çok sert cevizlere, hoyratça çiğnenen kabuklu yemişlere pek gelemiyor, çıt diye kırılıveriyor bazen. Yine de o doğal görüntüyü yakalamak, insanın içini öyle bir ferahlatıyor ki, insan ister istemez "varsın biraz narin olsun" diyor.
Hangisi daha uzun ömürlü derseniz, orada durup bir düşünmek lazım, çünkü metalin o inatçı yapısı hiçbir şeye benzemez. Amalgam dolgulu dişinizle dünyayı çiğneseniz bana mısın demez, çiğneme basıncını o kadar güzel göğüsler ki, aradan yirmi yıl geçer de hala ilk günkü gibi yerinde durur. Kompozit olanlar ise zamanla çaydan, kahveden, sigaradan rengini hafifçe ele vermeye, solmaya başlıyor; yani biraz nazlı, biraz özen istiyor açıkçası. Ömür dediğin şey dolguda biraz da senin ona nasıl baktığınla, nasıl kıymet verdiğinle alakalı bir duruma dönüşüyor neticede.
Vücuda cıva salıyor, yok efendim sağlığa zararlı falan diye yıllardır bir furya dönüp duruyor ortalıkta, insan ister istemez bir ürperiyor tabii... Kimisi diyor ki o kadar eser miktarda bir salınım var ki, okyanusta bir damla su gibi kalır, hiçbir şey yapmaz. Kimisi de o gri dolguları söktürmek için adeta yarışa giriyor, sağlığını o metale kurban etmek istemiyor. Hangisi doğru, hangi tarafa inanmalı insan şaşırıp kalıyor ama içinin rahat etmesi, o huzur hissi her şeyden daha önemli galiba.
Fiyat meselesine hiç girmeyeyim diyorum ama cüzdanın sesini de duymazdan gelmek imkansız, sonuçta devir hesap devri. Kompozit dolgular o ince işçiliği, o tabaka tabaka işlenen estetik emeği yüzünden bütçeyi biraz daha fazla zorluyor, cepten biraz daha fazla harcatıyor adama. Amalgam ise eski toprak, her klinikte kolayca, ucuza halledilebilen, tam bir fiyat-performans canavarı olarak köşede bekliyor. Parayı görselliğe mi yatırmalı, yoksa sağlamlığa ve bütçeye mi, işte bütün mesele bu yol ayrımında saklı...
Eğer gülerken, konuşurken dişleriniz göz önündeyse, o arka plandaki karanlık gölgeleri yok etmek kesinlikle hayat kalitenizi değiştirecektir, benden söylemesi. Kimse kahkaha atarken ağzının içinde bir maden ocağı taşıyormuş gibi görünmek istemez, estetik kaygılar bazen mantığın önüne geçiverir. Ama en arkadaki o görünmeyen, sadece çiğneme yükünü çeken büyük azı dişleri için maceraya gerek var mı, orası tamamen sizin sabrınıza kalmış...
Kendinizle baş başa kaldığınızda bir tartın bakalım; sizin için hangisi daha kıymetli, o kusursuz bembeyaz görünüm mü, yoksa yıllarca arkanıza bakmadan kullanacağınız o eski, sert dost mu? Bir tarafta doğallık ve zarafet duruyor, diğer tarafta ise sadakat ve zamana karşı direniş... Seçim sizin, ama ne yaparsanız yapın, o koltuğa oturmadan önce içinize sinecek olanı bulmaktan vazgeçmeyin...