Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah uyanıp aynaya baktığında o tuhaf, soluk örtüyle karşılaşmayan var mıdır acaba? Dilin üzeri sanki ince bir kar tabakasıyla kaplanmış gibi, bembeyaz durur orada. İnsan bir an durup bakıyor işte, ne ara oldu, neden oldu diye düşünüyor. Çoğu zaman sadece geceden kalan yorgunluğun, susuzluğun ya da tükürüğün kuruyup gitmesinin basit bir oyunudur bu aslında. Vücut sinyal verir, "Bana biraz su ver" der gibi fısıldar adeta.
Ağzımızın içi kendi halinde devasa bir orman, yaşayan bir ekosistem vallahi. Milyonlarca küçük canlı, o tat tomurcuklarının arasında kendine yer buluyor, orada besleniyor, orada yaşıyor. Bazen yediğimiz bir lokma, bazen soluduğumuz havanın kuruluğu o dengenin terazisini sarsıveriyor birden. İşte o zaman o küçük tomurcuklar şişiyor, aralarına ölü hücreler, yemek kalıntıları sıkışıyor... Dil de başlıyor kendi rengini saklamaya.
Fırçayı alıp şöyle bir üstünden geçmek yetiverir bazen, o kasvetli örtü uçup gider. Ama gitmiyorsa, inatla orada kalmaya devam ediyorsa işler değişiyor demektir abi ya. Belki içeride yolunda gitmeyen, tıkırdamayan bir şeyler vardır, kim bilir? Sigara dumanının bıraktığı o ağır izler ya da gün boyu ihmal edilen o bir bardak suyun eksikliği... İnsan kendine bakmayı unuttuğunda, aynalar hemen faturayı kesiveriyor önümüze.
Doktorların o uzun, latince isimli teşhislerini bir kenara bırakırsak, aslında her şey temiz bir nefes alma arzusundan ibaret. Bir mantar enfeksiyonu mu dersin, yoksa mide sisteminin içeriden verdiği bir tepki mi... Hani bazen için daralır da rengin solar ya, dil de öyle işte, vücudun aynası derler ya, gerçekten doğru. Şöyle bir dönüp bakmak lazım, son zamanlarda kendimize ne kadar iyi davrandık, ne yedik ne içtik?
Yine de çok büyütmemek, korkuya kapılmamak lazım belki de, neticede çözümsüz bir bilmece değil bu. Temiz bir beslenme düzeni, sabahları dili de hafifçe fırçalamak, o eski pembe, sağlıklı görüntüyü geri getirmeye yeter de artar bile. Tabii haftalarca geçmeyen, inatçı bir tabaka varsa ortada... Bir bilene, bir hekime görünmekte her zaman fayda var, ne olur ne olmaz.
Ağzımızın içi kendi halinde devasa bir orman, yaşayan bir ekosistem vallahi. Milyonlarca küçük canlı, o tat tomurcuklarının arasında kendine yer buluyor, orada besleniyor, orada yaşıyor. Bazen yediğimiz bir lokma, bazen soluduğumuz havanın kuruluğu o dengenin terazisini sarsıveriyor birden. İşte o zaman o küçük tomurcuklar şişiyor, aralarına ölü hücreler, yemek kalıntıları sıkışıyor... Dil de başlıyor kendi rengini saklamaya.
Fırçayı alıp şöyle bir üstünden geçmek yetiverir bazen, o kasvetli örtü uçup gider. Ama gitmiyorsa, inatla orada kalmaya devam ediyorsa işler değişiyor demektir abi ya. Belki içeride yolunda gitmeyen, tıkırdamayan bir şeyler vardır, kim bilir? Sigara dumanının bıraktığı o ağır izler ya da gün boyu ihmal edilen o bir bardak suyun eksikliği... İnsan kendine bakmayı unuttuğunda, aynalar hemen faturayı kesiveriyor önümüze.
Doktorların o uzun, latince isimli teşhislerini bir kenara bırakırsak, aslında her şey temiz bir nefes alma arzusundan ibaret. Bir mantar enfeksiyonu mu dersin, yoksa mide sisteminin içeriden verdiği bir tepki mi... Hani bazen için daralır da rengin solar ya, dil de öyle işte, vücudun aynası derler ya, gerçekten doğru. Şöyle bir dönüp bakmak lazım, son zamanlarda kendimize ne kadar iyi davrandık, ne yedik ne içtik?
Yine de çok büyütmemek, korkuya kapılmamak lazım belki de, neticede çözümsüz bir bilmece değil bu. Temiz bir beslenme düzeni, sabahları dili de hafifçe fırçalamak, o eski pembe, sağlıklı görüntüyü geri getirmeye yeter de artar bile. Tabii haftalarca geçmeyen, inatçı bir tabaka varsa ortada... Bir bilene, bir hekime görünmekte her zaman fayda var, ne olur ne olmaz.