Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Mutfaktan yükselen o cızır cızır sesler, dumanı üstünde tüten bir ızgara kokusu ve çocukluğumuzdan beri soframızın tam ortasına kurulan o büyük, kadim tartışma... Soframıza ne koyacağız abi ya, ocakta ağır ağır pişen o derin, karakterli kırmızı eti mi yoksa tabağımıza daha hafif, daha sessizce süzülen o bembeyaz eti mi? Yıllardır gazetelerde, televizyon ekranlarında uzmanların çekişip durduğu, bizimse pazar filesini doldururken kasap tezgahının önünde öylece kalakaldığımız bir hikaye bu aslında. Biri bize atalarımızdan kalan o güçlü, doymak bilmez iştahı ve toprağın bereketini fısıldar; diğeri ise kalbimizin yükünü hafifletmeyi, damağımızı yormadan bedenimize şifa olmayı vaat eder. Vallahi billahi ikisinin de yeri o kadar ayrı, ikisi de o kadar canımızdan bir parça ki, hangisinden vazgeçsek tabağımızın bir yanı hep eksik, hep biraz öksüz kalacakmış gibi hissederiz.
Kırmızı et dediğin şey sadece bir protein kaynağı değil ki; o, damarlarımızda dolaşan kanın, kaslarımızdaki o dirençli gücün ve hücrelerimizin derinliklerinde saklanan B12 vitamininin en sadık muhafızıdır. Hani bazen günün ortasında nedensiz bir yorgunluk çöker üzerimize, dizlerimizin bağı çözülür, gözlerimizin karardığını hissederiz ya... İşte o an bedenimiz bas bağırır aslında, o koyu kırmızı liflerin içinde saklı olan demiri, o kolayca emilen müthiş zenginliği ister bizden. Ama bir yandan da o muazzam gücün arkasında gizlenen bir gölge var; doymuş yağların kalbimizi yavaşça kuşatması, damarlarımızın o incecik yollarını zamanla yorması riski. Yersen bir türlü, yemezsen bittin; fazla kaçırdığında yüreğine çöken o ağır yükle baş başa kalırsın, tabağından tamamen sürgün ettiğinde ise soluk bir yüzle kalakalırsın işte...
Peki ya o bembeyaz, pamuk gibi tavuklar, hindalar, denizin derinliklerinden soframıza konuk olan balıklar... Beyaz et dediğimizde içimizi kaplayan o ferahlık, kalbimizin ritmini hiç bozmadan bize sunduğu o tertemiz, hafif yaşam enerjisi değil mi zaten? Kolesterolün soğuk gölgesinden korkanlar için adeta sığınılacak bir limandır o; syndromlardan, ağır yağlardan arınmış, bedenimizi hiç yormadan hücrelerimize gıda olan o berrak proteindir. Yine de bazen tabağımıza bakıp o derin lezzeti, o doyurucu hissi aramaz mıyız, hafifliğin koynunda biraz eksik kaldığımızı düşünmez miyiz? Hani doyarsın da ruhun doymaz ya bazen, tam olarak öyle bir şey...
Demek ki mevzu sadece ne yediğimiz değil, o tabağın karşısında bedenimizle nasıl bir helalleşme içinde olduğumuzdur aslında. Kalbimizin fısıltısını dinlemek gerekir bazen; haftanın birkaç gününü o hafif, Deniz kokulu ya da çiftlik ferahlığı taşıyan beyaz etlere ayırmak, kalbe bir nefes aldırmak en doğrusu belki de. Ama haftada bir de olsa, o dumanı üstünde kırmızı eti tabağımıza koyup bedenimizin ihtiyacı olan o derin gücü alma lüksünü de çok görmemeliyiz kendimize. Ağır ağır pişireceksin abi, yağını süzdüreceksin, yanına bir tutam yeşillik ekleyip dengeni bulacaksın... Çünkü sağlık dediğimiz o hassas terazi, ne birinden tamamen vazgeçmekle kurulur ne de diğerine körü körüne sarılmakla; her şey miktarında, her şey zamanında güzel bu hayatta.
Kırmızı et dediğin şey sadece bir protein kaynağı değil ki; o, damarlarımızda dolaşan kanın, kaslarımızdaki o dirençli gücün ve hücrelerimizin derinliklerinde saklanan B12 vitamininin en sadık muhafızıdır. Hani bazen günün ortasında nedensiz bir yorgunluk çöker üzerimize, dizlerimizin bağı çözülür, gözlerimizin karardığını hissederiz ya... İşte o an bedenimiz bas bağırır aslında, o koyu kırmızı liflerin içinde saklı olan demiri, o kolayca emilen müthiş zenginliği ister bizden. Ama bir yandan da o muazzam gücün arkasında gizlenen bir gölge var; doymuş yağların kalbimizi yavaşça kuşatması, damarlarımızın o incecik yollarını zamanla yorması riski. Yersen bir türlü, yemezsen bittin; fazla kaçırdığında yüreğine çöken o ağır yükle baş başa kalırsın, tabağından tamamen sürgün ettiğinde ise soluk bir yüzle kalakalırsın işte...
Peki ya o bembeyaz, pamuk gibi tavuklar, hindalar, denizin derinliklerinden soframıza konuk olan balıklar... Beyaz et dediğimizde içimizi kaplayan o ferahlık, kalbimizin ritmini hiç bozmadan bize sunduğu o tertemiz, hafif yaşam enerjisi değil mi zaten? Kolesterolün soğuk gölgesinden korkanlar için adeta sığınılacak bir limandır o; syndromlardan, ağır yağlardan arınmış, bedenimizi hiç yormadan hücrelerimize gıda olan o berrak proteindir. Yine de bazen tabağımıza bakıp o derin lezzeti, o doyurucu hissi aramaz mıyız, hafifliğin koynunda biraz eksik kaldığımızı düşünmez miyiz? Hani doyarsın da ruhun doymaz ya bazen, tam olarak öyle bir şey...
Demek ki mevzu sadece ne yediğimiz değil, o tabağın karşısında bedenimizle nasıl bir helalleşme içinde olduğumuzdur aslında. Kalbimizin fısıltısını dinlemek gerekir bazen; haftanın birkaç gününü o hafif, Deniz kokulu ya da çiftlik ferahlığı taşıyan beyaz etlere ayırmak, kalbe bir nefes aldırmak en doğrusu belki de. Ama haftada bir de olsa, o dumanı üstünde kırmızı eti tabağımıza koyup bedenimizin ihtiyacı olan o derin gücü alma lüksünü de çok görmemeliyiz kendimize. Ağır ağır pişireceksin abi, yağını süzdüreceksin, yanına bir tutam yeşillik ekleyip dengeni bulacaksın... Çünkü sağlık dediğimiz o hassas terazi, ne birinden tamamen vazgeçmekle kurulur ne de diğerine körü körüne sarılmakla; her şey miktarında, her şey zamanında güzel bu hayatta.