Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün mahalleden Nermin Teyze’yle karşılaştım merdivenlerde, elindeki pazar poşetini yere bırakmış, parmaklarını ovuşturup duruyordu. "Hayırdır Nermin Teyze, yine mi romatizma?" dedim, "Vallahi evlat, artık sabahları çaydanlığı bile kavrayamıyorum, parmaklarım sanki bana ait değil" dedi. İşte o an zihnimde eski gazetecilik günlerimin dosyaları açıldı birden; çünkü bu sıradan bir yaşlılık sancısı değil, tam olarak bedenimizin kendi kendine koyduğu bir barikat. Romatoid artrit dediğimiz bu meret, öyle pat diye kapıyı çalmaz aslında, çaktırmadan yerleşir hayatına...
Hani bazı sabahlar yataktan kalkarsın da vücudun sana yabancı gelir ya, heh işte tam olarak öyle bir his. Yataktan fırlayıp güne başlamak istersin ama sanki eklemlerinin arasına harç dökmüşler de gece boyunca kurumuş gibi... Hele o eller, o parmak boğumları! Yarım saat, bazen bir saat geçmeden o sertlik çözülmez, parmaklarını yumruk yapamazsın bile. Abi yok böyle bir şey, insan kendi elini açıp kapatırken bu kadar mı zorlanır? Sabah tutukluğu deriz biz buna, romatoid artritin adeta kartvizitidir, "ben geldim" deme şeklidir.
Bizim bir haber müdürü vardı eskiden, adamcağız sürekli bileklerini ovalar, "Yine hava değişecek herhalde, bileklerimde tatlı bir sızı var" deyip geçerdi. Meğer hava durumuyla falan hiç alakası yokmuş işin. Bileklerde, parmak aralarında veya ayak tabanında başlayan o hafif, sinsi sızı... Bazen öyle bir an gelir ki, dokunsan canın fırlayacak gibi olur, sanki eklemin içinde minik bir ateş yanıyor. Sıcaklık hissedersin orada, hafif bir kızarıklık, bir şişlik... Yani vücut sana bas bas bağırıyor orada bir mücadele var diye ama biz genelde "Yoruldum herhalde" deyip geçiştiriyoruz işte...
İşin en garip, en şaşırtıcı tarafı ne biliyor musun? Bu hastalık aynayı sever, yani simetriktir. Sağ elinin işaret parmağı mı şişti? Hiç şaşmaz, birkaç gün içinde ya da aynı anda sol elindeki aynı parmak da başlar sızlamaya. Sağ dizin mi sızlıyor, git bak bakalım sol dizin ne durumda... Vücut adeta kendi içinde bir simetri takıntısına kapılır. Bir tarafta ne varsa, öteki tarafta da aynısını kopyalar durur, garip ama maalesef tam olarak böyle işler bu süreç.
Geçenlerde bir dostum aradı, "Gündüzleri iyiyim de öğleden sonra bir ağırlık çöküyor, sanki maraton koşmuşum gibi pilim bitiyor" diyor. Sadece eklemle kalsa iyi! Bu illet insanın canını, enerjisini de sömürür çekip alır. Sebepsiz bir yorgunluk hali, hafif bir ateş basması, iştahsızlık... İnsan kendini bir türlü toparlayamaz, "Aman canım mevsim geçişidir" dersin ama... İşte o "ama" kısmı çok önemli. Bedenin pilinin durduk yere sıfırlanması öyle normal bir şey değil, arkasında başka bir hikaye aramak lazım.
Peki şimdi ne yapacaksın, karamsarlığa mı kapılacaksın? Vallahi hiç gerek yok. Yıllarca ne hikayeler dinledim, ne insanlarla konuştum... Erkenden fark edip bir romatoloji uzmanının kapısını çalanlar, o eski hareketli günlerine gayet güzel dönüyorlar. Kendi kafana göre ağrı kesici yutmakla, "Bizim komşu bir krem sürdü iyi geldi" demekle olacak iş değil bu. Bedenini dinle, ona nazik davran, o sinyalleri görmezden gelme yeter ki. Zaten gerisi, doğru bir adımla çorap söküğü gibi geliyor...
Hani bazı sabahlar yataktan kalkarsın da vücudun sana yabancı gelir ya, heh işte tam olarak öyle bir his. Yataktan fırlayıp güne başlamak istersin ama sanki eklemlerinin arasına harç dökmüşler de gece boyunca kurumuş gibi... Hele o eller, o parmak boğumları! Yarım saat, bazen bir saat geçmeden o sertlik çözülmez, parmaklarını yumruk yapamazsın bile. Abi yok böyle bir şey, insan kendi elini açıp kapatırken bu kadar mı zorlanır? Sabah tutukluğu deriz biz buna, romatoid artritin adeta kartvizitidir, "ben geldim" deme şeklidir.
Bizim bir haber müdürü vardı eskiden, adamcağız sürekli bileklerini ovalar, "Yine hava değişecek herhalde, bileklerimde tatlı bir sızı var" deyip geçerdi. Meğer hava durumuyla falan hiç alakası yokmuş işin. Bileklerde, parmak aralarında veya ayak tabanında başlayan o hafif, sinsi sızı... Bazen öyle bir an gelir ki, dokunsan canın fırlayacak gibi olur, sanki eklemin içinde minik bir ateş yanıyor. Sıcaklık hissedersin orada, hafif bir kızarıklık, bir şişlik... Yani vücut sana bas bas bağırıyor orada bir mücadele var diye ama biz genelde "Yoruldum herhalde" deyip geçiştiriyoruz işte...
İşin en garip, en şaşırtıcı tarafı ne biliyor musun? Bu hastalık aynayı sever, yani simetriktir. Sağ elinin işaret parmağı mı şişti? Hiç şaşmaz, birkaç gün içinde ya da aynı anda sol elindeki aynı parmak da başlar sızlamaya. Sağ dizin mi sızlıyor, git bak bakalım sol dizin ne durumda... Vücut adeta kendi içinde bir simetri takıntısına kapılır. Bir tarafta ne varsa, öteki tarafta da aynısını kopyalar durur, garip ama maalesef tam olarak böyle işler bu süreç.
Geçenlerde bir dostum aradı, "Gündüzleri iyiyim de öğleden sonra bir ağırlık çöküyor, sanki maraton koşmuşum gibi pilim bitiyor" diyor. Sadece eklemle kalsa iyi! Bu illet insanın canını, enerjisini de sömürür çekip alır. Sebepsiz bir yorgunluk hali, hafif bir ateş basması, iştahsızlık... İnsan kendini bir türlü toparlayamaz, "Aman canım mevsim geçişidir" dersin ama... İşte o "ama" kısmı çok önemli. Bedenin pilinin durduk yere sıfırlanması öyle normal bir şey değil, arkasında başka bir hikaye aramak lazım.
Peki şimdi ne yapacaksın, karamsarlığa mı kapılacaksın? Vallahi hiç gerek yok. Yıllarca ne hikayeler dinledim, ne insanlarla konuştum... Erkenden fark edip bir romatoloji uzmanının kapısını çalanlar, o eski hareketli günlerine gayet güzel dönüyorlar. Kendi kafana göre ağrı kesici yutmakla, "Bizim komşu bir krem sürdü iyi geldi" demekle olacak iş değil bu. Bedenini dinle, ona nazik davran, o sinyalleri görmezden gelme yeter ki. Zaten gerisi, doğru bir adımla çorap söküğü gibi geliyor...