Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
O soğuk muayene odasının kapısında beklemek... İnsanın içini kemiren o garip huzursuzluğu ancak yaşayan bilir abi. Koridordaki o keskin dezenfektan kokusu burnunuza geldikçe, ayaklarınız geri geri gitmek ister ya hani. Erkekliğin şanındandır deriz, kendimize konduramayız, hep bir erteleme bahanesi buluruz kendimize. Ama o kapıdan içeri adım atmak, aslında kendimizle yüzleşmenin ilk ve en cesur adımıdır...
İçeri girdiğinizde doktorun o sakin, neredeyse sıradan karşılaması biraz olsun nefes aldırıyor insana. Masanın üzerindeki kağıtlar, duvardaki anatomik şemalar derken gözünüz ister istemez o sedyeye kayıyor işte. İçinizden bir ses "Ne işim var benim burada" diye bağırıyor, vallahi billahi öyle. Ama doktorun o güven veren ses tonu, o ana kadar kafanızda kurduğunuz bütün o korkunç senaryoları bir anda durduruveriyor...
Hazırlanma aşaması işin en zor, en çok insanı kendiyle baş başa bırakan kısmı galiba. Sedyenin yanındaki o küçük paravanın arkasına geçip pantolonu gevşetirken, insan hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu düşünüyor birden. Arkası açık o muayene önlüğünü giymek, sanki bütün o dış dünyadaki zırhlarımızı, o güçlü adam rollerimizi bir kenara bırakmak gibi...
Sedyeye nasıl uzanacağınızı şaşırırsınız önce, öylece kalakalırsınız. Doktor "Cenin pozisyonu alalım lütfen" dediğinde, ana rahmindeki o savunmasız ana dönüyor sanki insan. Dizleri göğse doğru çekip beklemek, hayatın en uzun saniyeleri gibi gelir o an. Kendinizi kasmamak, derin nefes almak gerektiğini bilirsiniz de, o nefes bir türlü ciğerlerinize tam dolmaz ya...
O meşhur jel sesini duyarsınız sonra, hani şu hafif serin, kayganlaştırıcı jelin tüpten çıkış sesi. İşte tam o an, her şeyin başladığı ve geri dönüşün olmadığı o ince sınır çizgisi. Doktor eldivenini takarken çıkan o hışırtı, odadaki sessizlikte adeta yankılanır. İnsan sadece tavandaki bir noktaya kilitlenir, gözünü bile kırpmadan sadece o noktaya bakar...
Sadece birkaç saniye süreceğini söylerler hep, gerçekten de topu topu on, bilemedin on beş saniyelik bir şeydir aslında. Parmakla yapılan o dokunuş, o prostat bezinin sınırlarında gezinirken, canınızdan ziyade gururunuz acır gibi olur ilk başta. Ama hekimin parmak ucundaki o his, sizin yarınlarınızı, sevdiklerinizle geçireceğiniz o güzel yılları müjdeliyordur belki de. O yüzden sıkın dişinizi, dayanın gitsin...
Bittiğinde, o sedyeden doğrulurken üzerinizden tonlarca yük kalkmış gibi hafiflemiş hissedersiniz kendinizi. Hızlıca üzerinizi toparlayıp aynaya baktığınızda, o az önceki korkak adamdan eser kalmadığını görürsünüz. "Yahu bu kadar mıymış gerçekten" dersiniz kendi kendinize, vallahi boşa zindan etmişim günleri dersiniz. Keşke daha önce gelseydim, keşke bu kadar büyütmeseydim kafamda...
İçeri girdiğinizde doktorun o sakin, neredeyse sıradan karşılaması biraz olsun nefes aldırıyor insana. Masanın üzerindeki kağıtlar, duvardaki anatomik şemalar derken gözünüz ister istemez o sedyeye kayıyor işte. İçinizden bir ses "Ne işim var benim burada" diye bağırıyor, vallahi billahi öyle. Ama doktorun o güven veren ses tonu, o ana kadar kafanızda kurduğunuz bütün o korkunç senaryoları bir anda durduruveriyor...
Hazırlanma aşaması işin en zor, en çok insanı kendiyle baş başa bırakan kısmı galiba. Sedyenin yanındaki o küçük paravanın arkasına geçip pantolonu gevşetirken, insan hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu düşünüyor birden. Arkası açık o muayene önlüğünü giymek, sanki bütün o dış dünyadaki zırhlarımızı, o güçlü adam rollerimizi bir kenara bırakmak gibi...
Sedyeye nasıl uzanacağınızı şaşırırsınız önce, öylece kalakalırsınız. Doktor "Cenin pozisyonu alalım lütfen" dediğinde, ana rahmindeki o savunmasız ana dönüyor sanki insan. Dizleri göğse doğru çekip beklemek, hayatın en uzun saniyeleri gibi gelir o an. Kendinizi kasmamak, derin nefes almak gerektiğini bilirsiniz de, o nefes bir türlü ciğerlerinize tam dolmaz ya...
O meşhur jel sesini duyarsınız sonra, hani şu hafif serin, kayganlaştırıcı jelin tüpten çıkış sesi. İşte tam o an, her şeyin başladığı ve geri dönüşün olmadığı o ince sınır çizgisi. Doktor eldivenini takarken çıkan o hışırtı, odadaki sessizlikte adeta yankılanır. İnsan sadece tavandaki bir noktaya kilitlenir, gözünü bile kırpmadan sadece o noktaya bakar...
Sadece birkaç saniye süreceğini söylerler hep, gerçekten de topu topu on, bilemedin on beş saniyelik bir şeydir aslında. Parmakla yapılan o dokunuş, o prostat bezinin sınırlarında gezinirken, canınızdan ziyade gururunuz acır gibi olur ilk başta. Ama hekimin parmak ucundaki o his, sizin yarınlarınızı, sevdiklerinizle geçireceğiniz o güzel yılları müjdeliyordur belki de. O yüzden sıkın dişinizi, dayanın gitsin...
Bittiğinde, o sedyeden doğrulurken üzerinizden tonlarca yük kalkmış gibi hafiflemiş hissedersiniz kendinizi. Hızlıca üzerinizi toparlayıp aynaya baktığınızda, o az önceki korkak adamdan eser kalmadığını görürsünüz. "Yahu bu kadar mıymış gerçekten" dersiniz kendi kendinize, vallahi boşa zindan etmişim günleri dersiniz. Keşke daha önce gelseydim, keşke bu kadar büyütmeseydim kafamda...