Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
O masaya yatana kadar insan hayatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gerçekten anlamıyor abi ya, vallahi billahi o beyaz ışığın altında beklerken insanın aklından bin türlü düşünce geçiveriyor işte...
Yıllarca idrarını yaparken çektiğin o sinsi sızıların, gecede beş kere tuvalete kalkıp uykunun en tatlı yerinde bölünmelerin tek bir sebebi varmış meğerse, o küçük bez büyümüş de hayatını zindan etmiş sana...
Doktorlar sana prostat ameliyatı nasıl yapılır diye tane tane anlatırken sen sadece o neşterin soğukluğunu hayal edersin, halbuki işin aslı öyle korktuğun gibi canavarca bir şey değil tabii ki...
Kimi zaman açık ameliyatla girerler içeri, kökünden temizlerler o belayı, kimi zaman da kapalı yöntemle yani lazerle, hani şu modern tıp dedikleri şey var ya işte onunla hallediveriyorlar...
Ameliyathane kapısında bekleyen o sevdiklerinin gözlerindeki yaşları düşündükçe insanın yüreği cız ediyor tabii, ama biliyorsun ki başka çaresi kalmadı, bu bıçak altına yatılacak...
Kapalı ameliyatta neşter izi falan kalmıyor da insanın içindeki o yara sanki hiç kapanmayacak gibi geliyor bazen, hani derler ya adamı delik deşik ediyorlar diye, tam da öyle bir his işte...
Vücudun o sondalarla baş etmeye çalışması, her adımda canının yanması ama sonra yavaş yavaş o eski huzurlu günlere dönmenin verdiği o dayanılmaz hafiflik...
Yıllarca idrar torbanla yaşadığın o kavga bitiyor, artık geceleri kesintisiz uyumanın ne demek olduğunu hatırlıyorsun birden, hayat sanki yeniden başlıyor sana...
Kendine iyi bakmayı öğreniyorsun bu süreçte, çünkü vücut bu, affetmez; biraz hor kullandın mı faturasını ödetir adama, vallahi billahi insan kendi kıymetini hasta olunca anlıyor...
Eğer o ameliyat masasından korkuyorsan hâlâ, dur bir dakika, o korku geçecek; yeter ki inan, yeter ki o eski sağlığına kavuşacağın günü hayal etten başka bir şey düşünme...
Yıllarca idrarını yaparken çektiğin o sinsi sızıların, gecede beş kere tuvalete kalkıp uykunun en tatlı yerinde bölünmelerin tek bir sebebi varmış meğerse, o küçük bez büyümüş de hayatını zindan etmiş sana...
Doktorlar sana prostat ameliyatı nasıl yapılır diye tane tane anlatırken sen sadece o neşterin soğukluğunu hayal edersin, halbuki işin aslı öyle korktuğun gibi canavarca bir şey değil tabii ki...
Kimi zaman açık ameliyatla girerler içeri, kökünden temizlerler o belayı, kimi zaman da kapalı yöntemle yani lazerle, hani şu modern tıp dedikleri şey var ya işte onunla hallediveriyorlar...
Ameliyathane kapısında bekleyen o sevdiklerinin gözlerindeki yaşları düşündükçe insanın yüreği cız ediyor tabii, ama biliyorsun ki başka çaresi kalmadı, bu bıçak altına yatılacak...
Kapalı ameliyatta neşter izi falan kalmıyor da insanın içindeki o yara sanki hiç kapanmayacak gibi geliyor bazen, hani derler ya adamı delik deşik ediyorlar diye, tam da öyle bir his işte...
Vücudun o sondalarla baş etmeye çalışması, her adımda canının yanması ama sonra yavaş yavaş o eski huzurlu günlere dönmenin verdiği o dayanılmaz hafiflik...
Yıllarca idrar torbanla yaşadığın o kavga bitiyor, artık geceleri kesintisiz uyumanın ne demek olduğunu hatırlıyorsun birden, hayat sanki yeniden başlıyor sana...
Kendine iyi bakmayı öğreniyorsun bu süreçte, çünkü vücut bu, affetmez; biraz hor kullandın mı faturasını ödetir adama, vallahi billahi insan kendi kıymetini hasta olunca anlıyor...
Eğer o ameliyat masasından korkuyorsan hâlâ, dur bir dakika, o korku geçecek; yeter ki inan, yeter ki o eski sağlığına kavuşacağın günü hayal etten başka bir şey düşünme...