Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Senelerce haber peşinde koşarken, hastane koridorlarında ne hikayeler dinledim bir bilsen... Geçen gün eski bir dostumla çay içiyoruz, elindeki bardağı hafifçe sallayarak "Ya bende bir haller var ama çözemedim," dedi. İşte Parkinson dedikleri meret tam da böyle, kapıyı çalmadan, hiç hissettirmeden giriveriyor hayatımıza. Hani o parmak uçlarında başlayan minik bir seyirme vardır ya, hani dinlenirken bile durmaz... Valla ilk başta "Yorgunluktan canım, strestendir" deyip geçiyoruz ama işin rengi öyle olmuyor işte.
İşin garibi, herkes Parkinson deyince sadece el titremesinden ibaret sanıyor bu işi. Yok abi, kazın ayağı hiç de öyle değil. Hareketler bir yavaşlamaya başlıyor ki, hani film ağır çekime girer ya, tam olarak öyle bir his. Düğme iliklemek imkansız hale geliyor, sabahları yataktan kalkmak bile adeta bir işkenceye dönüşüyor... İnsan kendi bedenine söz geçiremeyince bir garip oluyor vallahi. Aynı şeyi iki kere söyleyeyim; hareketlerin ağırlaşması dedikleri şey aslında kasların sana naz yapması, beyin ile beden arasındaki haberleşmenin aksaması yani.
Yüz ifadesi meselesi var bir de, gazetecilik zamanlarımda doktor bir uzmandan dinlemiştim. "Maske yüz" derlerdi adına, ne kadar doğru bir benzetme. Gülümsemek istiyorsun ama mimikler donup kalıyor, dışarıdan bakan da seni üzgün ya da kızgın zannediyor... Bir de bakıyorsun ki imzan değişmiş. O koskoca, havallı imzalar atan adam gitmiş; yerine küçücük, karınca duası gibi yazılar yazan biri gelmiş. Garip değil mi gerçekten?
Koku duyusunun kaybolmasını kim Parkinson'a bağlar ki durup dururken? Mutfaktan mis gibi kahve kokusu geliyor, herkes "Oo harika" diyor ama sen tık yok... Yıllar önce bir teyze anlatmıştı; "Evladım fırındaki böreğin yanık kokusunu bile alamaz olmuştum da yaşlılığa yormuştum" diye. Meğer beyindeki o kimyasallar azaldıkça, sadece hareketler değil, beş duyumuz da yavaş yavaş kabuğuna çekiliyormuş.
Omuz ağrısı deyip geçmeyin sakın, ortopedist ortopedist gezip de çare bulamayan o kadar çok insan gördüm ki... Kaslar o kadar sertleşiyor ki, sanki içinize katı bir beton dökülmüş gibi bir his. Adım atarken kolların sallanmaması vardır bir de, yürürken dikkat edin çevrenize. Biri sanki tek kolunu çimentoya batırmış gibi yürüyorsa... Bir durup düşünmek lazım abi, beden sana örtülü mesajlar veriyor işte.
Uykuda tekmeler savurmak, çığlık çığlığa uyanmak falan... Bunları sadece kabus görüyorum diye kestirip atmamak gerek sanki. Beyin sapındaki o minik komuta merkezi bozulmaya başladığında, rüyalarımızı dışarıya vurmaya başlıyoruz çünkü. Dost tavsiyesi olsun benden size; eğer yakınınızda kendi kendine konuşan, uykusunda sağa sola yumruk atan biri varsa bir uzmana görünmekte fayda var.
Konuşma sesinin aniden düşmesi de cabası. Eskiden gür sesle konuşan adam, bir bakıyorsun fısıltı gibi fısır fısır bir şeyler söylüyor. "Efendim? Anlayamadım, bir daha söyler misin?" demekten karşınızdaki de yoruluyor, siz de... İçine kapanıyor insan ister istemez, muhabbetten kaçmaya başlıyor. Aslında olay sadece fiziksel değil ki, ruhu da yavaş yavaş kemiriyor bu durum.
Denge kaybı öyle pat diye ilk seneden başlamıyor tabii, süreç ilerledikçe yolda yürürken birden takılıp düşmeler başlıyor. Hani halıya takıldım dersin ya, aslında ayakların beynin verdiği "adım at" emrini biraz geç alıyordur... Ne diyordum, evet, kendinizi gözlemleyin ama asla panik yapmayın. Vücut bir orkestra gibidir, enstrümanlardan birinin akordu bozuldu mu melodi değişir, hemen fark edersin.
İşin garibi, herkes Parkinson deyince sadece el titremesinden ibaret sanıyor bu işi. Yok abi, kazın ayağı hiç de öyle değil. Hareketler bir yavaşlamaya başlıyor ki, hani film ağır çekime girer ya, tam olarak öyle bir his. Düğme iliklemek imkansız hale geliyor, sabahları yataktan kalkmak bile adeta bir işkenceye dönüşüyor... İnsan kendi bedenine söz geçiremeyince bir garip oluyor vallahi. Aynı şeyi iki kere söyleyeyim; hareketlerin ağırlaşması dedikleri şey aslında kasların sana naz yapması, beyin ile beden arasındaki haberleşmenin aksaması yani.
Yüz ifadesi meselesi var bir de, gazetecilik zamanlarımda doktor bir uzmandan dinlemiştim. "Maske yüz" derlerdi adına, ne kadar doğru bir benzetme. Gülümsemek istiyorsun ama mimikler donup kalıyor, dışarıdan bakan da seni üzgün ya da kızgın zannediyor... Bir de bakıyorsun ki imzan değişmiş. O koskoca, havallı imzalar atan adam gitmiş; yerine küçücük, karınca duası gibi yazılar yazan biri gelmiş. Garip değil mi gerçekten?
Koku duyusunun kaybolmasını kim Parkinson'a bağlar ki durup dururken? Mutfaktan mis gibi kahve kokusu geliyor, herkes "Oo harika" diyor ama sen tık yok... Yıllar önce bir teyze anlatmıştı; "Evladım fırındaki böreğin yanık kokusunu bile alamaz olmuştum da yaşlılığa yormuştum" diye. Meğer beyindeki o kimyasallar azaldıkça, sadece hareketler değil, beş duyumuz da yavaş yavaş kabuğuna çekiliyormuş.
Omuz ağrısı deyip geçmeyin sakın, ortopedist ortopedist gezip de çare bulamayan o kadar çok insan gördüm ki... Kaslar o kadar sertleşiyor ki, sanki içinize katı bir beton dökülmüş gibi bir his. Adım atarken kolların sallanmaması vardır bir de, yürürken dikkat edin çevrenize. Biri sanki tek kolunu çimentoya batırmış gibi yürüyorsa... Bir durup düşünmek lazım abi, beden sana örtülü mesajlar veriyor işte.
Uykuda tekmeler savurmak, çığlık çığlığa uyanmak falan... Bunları sadece kabus görüyorum diye kestirip atmamak gerek sanki. Beyin sapındaki o minik komuta merkezi bozulmaya başladığında, rüyalarımızı dışarıya vurmaya başlıyoruz çünkü. Dost tavsiyesi olsun benden size; eğer yakınınızda kendi kendine konuşan, uykusunda sağa sola yumruk atan biri varsa bir uzmana görünmekte fayda var.
Konuşma sesinin aniden düşmesi de cabası. Eskiden gür sesle konuşan adam, bir bakıyorsun fısıltı gibi fısır fısır bir şeyler söylüyor. "Efendim? Anlayamadım, bir daha söyler misin?" demekten karşınızdaki de yoruluyor, siz de... İçine kapanıyor insan ister istemez, muhabbetten kaçmaya başlıyor. Aslında olay sadece fiziksel değil ki, ruhu da yavaş yavaş kemiriyor bu durum.
Denge kaybı öyle pat diye ilk seneden başlamıyor tabii, süreç ilerledikçe yolda yürürken birden takılıp düşmeler başlıyor. Hani halıya takıldım dersin ya, aslında ayakların beynin verdiği "adım at" emrini biraz geç alıyordur... Ne diyordum, evet, kendinizi gözlemleyin ama asla panik yapmayın. Vücut bir orkestra gibidir, enstrümanlardan birinin akordu bozuldu mu melodi değişir, hemen fark edersin.