Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen hafta mahallenin parkında otururken komşunun ufaklığın ellerindeki o tuhaf kırmızı noktaları görünce içim cız etti, hepimizin evinde benzer bir panik havası esmiştir zamanında. El, ayak ve ağız hastalığı denilen bu illet, öyle sinsice giriyor ki içeri, ilk gün sadece hafif bir halsizlik sanıp üstünde bile durmuyorsunuz. Coxsackievirus denen bir mikrop grubu yüzünden ortalığı kasıp kavuran bu durum, çocuk yuvalarında, kreşlerde adeta yangın gibi yayılıyor; bir bakmışsınız sabah sapasağlam bıraktığınız çocuk akşamüstü ağzının içindeki yaralardan dondurma bile yiyemez hale gelmiş... Anneler, babalar olarak hepimiz aynı geceleri uykusuz geçirdik, "Acaba ateş daha da yükselir mi, bu döküntüler iz bırakır mı?" diye kendi kendimizi yedik bitti. Aslında suçiçeğiyle ya da basit bir alerjiyle karıştırılması çok kolay ama o avuç içlerindeki, ayak tabanındaki ve özellikle damaktaki içi sıvı dolu kabarcıkları bir kez gören ebeveyn zaten bir daha asla unutmuyor.
Bazen düşünüyorum da biz toplum olarak sanırım bu tarz çocukluk dönemi hastalıklarını biraz fazla hafife alıyoruz ya da tam tersi, o anki panikle acil servislerin kapısına dayanıp kendimizi mahvediyoruz. Doktorların söylediği şey son derece basit aslında; bu meret virüs kaynaklı olduğu için antibiyotiklerin falan hiçbir faydası yok, yani boşuna vücuda kimyasal yüklemenin anlamı yok abi. Hani derler ya "Zaman her şeyin ilacıdır" diye, tam da bu durum için söylenmiş vallahi billahi! Çocuğun bağışıklık sistemi o virüsle savaşırken bizim yapabileceğimiz tek şey ateşi kontrol altında tutmak, ağzındaki acıyı hafifletecek soğuk gıdalar vermek ve en önemlisi bol bol sıvı tüketmesini sağlamak. Zaten o ağızdaki yaralar yüzünden çocuk yutkunurken bile eziyet çekiyor, yemeği reddedince de bizim içimiz gidiyor ama zorlamanın hiçbir alemi yok, varsın iki gün yemek yemesin sadece çorbasını, suyunu içsin yeter.
Okulların ve kreşlerin açıldığı dönemlerde bu salgınların patlaması tesadüf değil elbette, çocukların birbiriyle temasını kısıtlamak imkansıza yakın çünkü. Aynı oyuncağı salyasıyla ıslatıp diğerine veren ufaklıklardan bahsediyoruz, hangisini takip edeceksin ki? Ama işte tam da bu noktada biz ebeveynlerin ve eğitimcilerin ortak bir sorumluluk alması şart; "Çocuğumun hafif ateşi var ama işe gitmem lazım, kreşe bırakayım" mantığı yüzünden ertesi hafta bütün sınıf hastanelik oluyor. Birkaç gün çocuğu evde izole etmek, diğer ailelerin de canının yanmasını önlemek bu kadar zor olmamalı... Hani hep deriz ya "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" diye, işte bu sağlık konularında gösterdiğimiz hassasiyet aslında toplumsal saygımızın en büyük göstergesi.
Hastalık geçip gittikten haftalar sonra bile bazen insanı şaşırtan yan etkiler çıkabiliyor ortaya, mesela o minik tırnakların soyulması ya da düşmesi gibi tuhaf şeyler yaşanabiliyor. İlk gördüğümüzde "Eyvah, şimdi de ne oldu?" diye aklımız çıkıyor vallahi ama işin uzmanları bunun son derece normal bir süreç olduğunu, tırnakların alttan yenilenerek sapasağlam geleceğini söylüyor. Yani anlayacağınız, bu süreci sabırla, telaş yapmadan ve en önemlisi panik havası yaratmadan atlatmak gerekiyor. Yeter ki evlatlarımızın ateşini takip edelim, sıvılarını eksik etmeyelim ve o birkaç günlük huysuzluk döneminde şefkatimizi esirgemeyelim, gerisi zaten kendiliğinden hallolup gidiyor...
Bazen düşünüyorum da biz toplum olarak sanırım bu tarz çocukluk dönemi hastalıklarını biraz fazla hafife alıyoruz ya da tam tersi, o anki panikle acil servislerin kapısına dayanıp kendimizi mahvediyoruz. Doktorların söylediği şey son derece basit aslında; bu meret virüs kaynaklı olduğu için antibiyotiklerin falan hiçbir faydası yok, yani boşuna vücuda kimyasal yüklemenin anlamı yok abi. Hani derler ya "Zaman her şeyin ilacıdır" diye, tam da bu durum için söylenmiş vallahi billahi! Çocuğun bağışıklık sistemi o virüsle savaşırken bizim yapabileceğimiz tek şey ateşi kontrol altında tutmak, ağzındaki acıyı hafifletecek soğuk gıdalar vermek ve en önemlisi bol bol sıvı tüketmesini sağlamak. Zaten o ağızdaki yaralar yüzünden çocuk yutkunurken bile eziyet çekiyor, yemeği reddedince de bizim içimiz gidiyor ama zorlamanın hiçbir alemi yok, varsın iki gün yemek yemesin sadece çorbasını, suyunu içsin yeter.
Okulların ve kreşlerin açıldığı dönemlerde bu salgınların patlaması tesadüf değil elbette, çocukların birbiriyle temasını kısıtlamak imkansıza yakın çünkü. Aynı oyuncağı salyasıyla ıslatıp diğerine veren ufaklıklardan bahsediyoruz, hangisini takip edeceksin ki? Ama işte tam da bu noktada biz ebeveynlerin ve eğitimcilerin ortak bir sorumluluk alması şart; "Çocuğumun hafif ateşi var ama işe gitmem lazım, kreşe bırakayım" mantığı yüzünden ertesi hafta bütün sınıf hastanelik oluyor. Birkaç gün çocuğu evde izole etmek, diğer ailelerin de canının yanmasını önlemek bu kadar zor olmamalı... Hani hep deriz ya "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" diye, işte bu sağlık konularında gösterdiğimiz hassasiyet aslında toplumsal saygımızın en büyük göstergesi.
Hastalık geçip gittikten haftalar sonra bile bazen insanı şaşırtan yan etkiler çıkabiliyor ortaya, mesela o minik tırnakların soyulması ya da düşmesi gibi tuhaf şeyler yaşanabiliyor. İlk gördüğümüzde "Eyvah, şimdi de ne oldu?" diye aklımız çıkıyor vallahi ama işin uzmanları bunun son derece normal bir süreç olduğunu, tırnakların alttan yenilenerek sapasağlam geleceğini söylüyor. Yani anlayacağınız, bu süreci sabırla, telaş yapmadan ve en önemlisi panik havası yaratmadan atlatmak gerekiyor. Yeter ki evlatlarımızın ateşini takip edelim, sıvılarını eksik etmeyelim ve o birkaç günlük huysuzluk döneminde şefkatimizi esirgemeyelim, gerisi zaten kendiliğinden hallolup gidiyor...