Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen yaz, Kadıköy vapurunda çayımı yudumlarken yan masadaki genç adamın birden bardağı elinden düşürdüğünü gördüm; yüzü kireç gibi olmuştu, boğazını sıkarcasına gömleğinin yakasını açmaya çalışıyordu. Çevredeki herkes bir anda seferber oldu tabii, kalp krizi sanıp ambulans çağıranlar mı ararsın, kolonya koklatanlar mı... Oysa çocuk sadece nefes alamadığını, öleceğini haykırıyordu. İşte o an anladım ki, panik atak denilen o canavar, insanı hiç beklemediği bir anda, en huzurlu köşede bile yakalayabiliyor. Göğüste batan o amansız ağrı, sanki dünya üstünüze çöküyormuş hissi...
Otobüste giderken aniden gelen o yoğun terleme dalgasıyla boğuşmak zorunda kaldınız mı hiç? Durup dururken, ortada hiçbir somut tehlike yokken kalbiniz göğüs kafesinizden fırlayacakmış gibi atmaya başlar. Sanki maraton koşmuşsunuz gibi bir çarpıntı, bir gümbürtü... İnsan o an gerçekten aklını kaçırdığını ya da oracıkta can vereceğini düşünüyor, vallahi billahi kolay iş değil. Ellerin ayakların buz kesmesi, parmak uçlarındaki o incecik karıncalanma da cabası...
Annem hep "İnsanın içi daralınca gökyüzü bile üstüne yürür" derdi, ne kadar haklıymış. Boğazınızda bir yumru düğümlenir ya hani, yutkunamazsınız, nefes borunuza sanki beton dökmüşler gibi olur. Havayı içinize çekersiniz çekersiniz ama o ciğerler bir türlü dolmaz. Sanki oksijen tükenmiştir de koskoca dünyada size nefes alacak tek bir zerre kalmamıştır...
Çevrenizdeki her şey bir anda gerçekliğini yitirir, her şeye bir yabancılaşma başlar ki sormayın gitsin. Oturduğunuz koltuk, baktığınız duvar, hatta kendi elleriniz bile size ait değilmiş gibi hissettirir. Sanki bir filmin içindesinizdir de dışarıdan kendinizi izliyorsunuzdur. Delirme korkusu derler ya hani, tam olarak bu işte... Acaba deliriyor muyum, kontrolümü tamamen mi kaybediyorum endişesi insanı yiyip bitirir.
Şöyle bir silkinip etrafa bakmak, "Esas tehlike nerede?" diye sormak gerekiyor belki de o esnada. Vücut bir anda alarm durumuna geçiyor abi ya, beyin sanki peşimizde bir kaplan varmış gibi savaş ya da kaç sinyali veriyor. Ama ortada ne kaplan var ne de bir düşman; sadece kendi zihnimizin bize oynadığı küçük, gaddarca bir oyun... Titremeye başlayan dizler, mideye oturan o koca kramp, aslında tamamen bu hayali alarmın fiziksel faturası.
Geçmesini beklemekten başka çare yokmuş gibi gelir o an, zaman durur sanki. Ama unutmayın, o en yüksek noktaya ulaşan dalga eninde sonunda kırılacak, o fırtına dinecek. Kendinizi o kadar da hırpalamayın, derin ve yavaş nefesler almayı denemek, ayakların yere bastığını hissetmek bazen en büyük ilaçtır. Geldiği gibi gider o misafir, yeter ki kapıyı ardına kadar açıp onun sadece geçici bir his olduğunu kendinize fısıldayın...
Otobüste giderken aniden gelen o yoğun terleme dalgasıyla boğuşmak zorunda kaldınız mı hiç? Durup dururken, ortada hiçbir somut tehlike yokken kalbiniz göğüs kafesinizden fırlayacakmış gibi atmaya başlar. Sanki maraton koşmuşsunuz gibi bir çarpıntı, bir gümbürtü... İnsan o an gerçekten aklını kaçırdığını ya da oracıkta can vereceğini düşünüyor, vallahi billahi kolay iş değil. Ellerin ayakların buz kesmesi, parmak uçlarındaki o incecik karıncalanma da cabası...
Annem hep "İnsanın içi daralınca gökyüzü bile üstüne yürür" derdi, ne kadar haklıymış. Boğazınızda bir yumru düğümlenir ya hani, yutkunamazsınız, nefes borunuza sanki beton dökmüşler gibi olur. Havayı içinize çekersiniz çekersiniz ama o ciğerler bir türlü dolmaz. Sanki oksijen tükenmiştir de koskoca dünyada size nefes alacak tek bir zerre kalmamıştır...
Çevrenizdeki her şey bir anda gerçekliğini yitirir, her şeye bir yabancılaşma başlar ki sormayın gitsin. Oturduğunuz koltuk, baktığınız duvar, hatta kendi elleriniz bile size ait değilmiş gibi hissettirir. Sanki bir filmin içindesinizdir de dışarıdan kendinizi izliyorsunuzdur. Delirme korkusu derler ya hani, tam olarak bu işte... Acaba deliriyor muyum, kontrolümü tamamen mi kaybediyorum endişesi insanı yiyip bitirir.
Şöyle bir silkinip etrafa bakmak, "Esas tehlike nerede?" diye sormak gerekiyor belki de o esnada. Vücut bir anda alarm durumuna geçiyor abi ya, beyin sanki peşimizde bir kaplan varmış gibi savaş ya da kaç sinyali veriyor. Ama ortada ne kaplan var ne de bir düşman; sadece kendi zihnimizin bize oynadığı küçük, gaddarca bir oyun... Titremeye başlayan dizler, mideye oturan o koca kramp, aslında tamamen bu hayali alarmın fiziksel faturası.
Geçmesini beklemekten başka çare yokmuş gibi gelir o an, zaman durur sanki. Ama unutmayın, o en yüksek noktaya ulaşan dalga eninde sonunda kırılacak, o fırtına dinecek. Kendinizi o kadar da hırpalamayın, derin ve yavaş nefesler almayı denemek, ayakların yere bastığını hissetmek bazen en büyük ilaçtır. Geldiği gibi gider o misafir, yeter ki kapıyı ardına kadar açıp onun sadece geçici bir his olduğunu kendinize fısıldayın...