Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Ekran karşısında ruhunu masaya yatırmak... İlk duyduğumda "Yok artık, daha neler" demiştim ama dünya değişti, biz de o değişimin altında pestile döndük. Bir odada yüz yüze oturup sessizliği paylaşmanın o ağır, neredeyse kutsal havasını laptop ekranından sızan mavi ışıkla takas ettik resmen. Kolaylık dersen, evet, paha biçilemez bir konfor; pijamayla travma çözüyorsun sonuçta. Gelgelelim, insanın insana değen sıcaklığı, o odadaki milimetrik mimikler, göz kaçırmalar nerede? Vallahi billahi bazen sırf pratik diye ruhumuzun derinliklerini de kargo paketi hızıyla tüketmeye çalışıyoruz gibi geliyor bana.
Teknolojinin her şeyi çözeceğine iman etmiş dijital kabileye sorsan, online terapi yüzyılın icadı. Git gel derdi yok, park yeri arama stresi sıfır, üstelik seans saatini canın ne zaman isterse ona göre ayarlıyorsun. Ama işte, insan mekanik bir makine değil ki iki tıkla yazılımını güncelleyesin... Bir ekranın ardındaki uzmanın seni gerçekten duyup duymadığını, o an bağlantının kopup kopmayacağını düşünmek bile başlı başına bir anksiyete sebebi değil mi abi? Yine de hakkını yemeyelim; Anadolu’nun ücra bir köşesinde, kapısının önünde psikiyatrist olmayan o genç kadın için bu internet hatları resmen hayata bağlanan birer halat oldu.
İyileşmek dediğin şey illa bir klinikte, kadife koltukta oturup tavanı izleyerek olmak zorunda değil, bunu kafamıza sokmamız lazım artık. İnsan nereye giderse gitsin dertlerini de sırt çantasında taşıyor; dolayısıyla o çantayı mutfak masasında açmışsın ya da şık bir ofiste, ne fark eder? Önemli olan o ekranın iki ucundaki insanın kurduğu o tuhaf bağ, o görünmez köprü... Eğer o kimya tutmadıysa, istersen dünyanın en lüks kliniğinde en pahalı koltuğa otur, nafile, hiçbir şey değişmez. Ama işte, internet dünyası bu; karşı tarafta gerçekten diplomalı bir uzman mı var yoksa iki haftalık sertifikayla "yaşam koçuyum" diye gezinen bir şarlatan mı...
Gözünün içine bakarak yalan söyleyemezsin derler ya, bilgisayar kamerasının o soğuk merceğine bakarken insan kendini çok daha kolay maskeleyebiliyor. Bir tıkla kamerayı kapatırsın, "bağlantı koptu" der kaçarsın, ses tonundaki o titremeyi internet cızırtısı diye yutturursun... Kolayca kaçabilmek, yüzleşmekten korkan her insan için bulunmaz bir nimet tabii. Fakat kaçarak hangi yaranı sarabilirsin ki? Belki de bu yüzden online süreçler, sadece cesareti olanların, o ekrana bön bön bakarken bile dürüst kalabilenlerin harcı.
Bana kalırsa bu işin doğrusu yanlışı yok, sadece senin neye ne kadar katlanabileceğin meselesi var ortada. Eğer "Ben ses nefes duymadan, karşımdakinin enerjisini hissetmeden kendimi açamam" diyorsan, zorlama kendini, git bir çayını iç uzmanıyla yüz yüze. Yok eğer "Benim zamanım kıymetli, hem kendi güvenli alanımda daha rahat dökülürüm içimi" diyorsan da ekran senin, klavye senin, hayat senin... Sonuçta herkes kendi kuyusundan kendi ipiyle çıkıyor bir şekilde.
Teknolojinin her şeyi çözeceğine iman etmiş dijital kabileye sorsan, online terapi yüzyılın icadı. Git gel derdi yok, park yeri arama stresi sıfır, üstelik seans saatini canın ne zaman isterse ona göre ayarlıyorsun. Ama işte, insan mekanik bir makine değil ki iki tıkla yazılımını güncelleyesin... Bir ekranın ardındaki uzmanın seni gerçekten duyup duymadığını, o an bağlantının kopup kopmayacağını düşünmek bile başlı başına bir anksiyete sebebi değil mi abi? Yine de hakkını yemeyelim; Anadolu’nun ücra bir köşesinde, kapısının önünde psikiyatrist olmayan o genç kadın için bu internet hatları resmen hayata bağlanan birer halat oldu.
İyileşmek dediğin şey illa bir klinikte, kadife koltukta oturup tavanı izleyerek olmak zorunda değil, bunu kafamıza sokmamız lazım artık. İnsan nereye giderse gitsin dertlerini de sırt çantasında taşıyor; dolayısıyla o çantayı mutfak masasında açmışsın ya da şık bir ofiste, ne fark eder? Önemli olan o ekranın iki ucundaki insanın kurduğu o tuhaf bağ, o görünmez köprü... Eğer o kimya tutmadıysa, istersen dünyanın en lüks kliniğinde en pahalı koltuğa otur, nafile, hiçbir şey değişmez. Ama işte, internet dünyası bu; karşı tarafta gerçekten diplomalı bir uzman mı var yoksa iki haftalık sertifikayla "yaşam koçuyum" diye gezinen bir şarlatan mı...
Gözünün içine bakarak yalan söyleyemezsin derler ya, bilgisayar kamerasının o soğuk merceğine bakarken insan kendini çok daha kolay maskeleyebiliyor. Bir tıkla kamerayı kapatırsın, "bağlantı koptu" der kaçarsın, ses tonundaki o titremeyi internet cızırtısı diye yutturursun... Kolayca kaçabilmek, yüzleşmekten korkan her insan için bulunmaz bir nimet tabii. Fakat kaçarak hangi yaranı sarabilirsin ki? Belki de bu yüzden online süreçler, sadece cesareti olanların, o ekrana bön bön bakarken bile dürüst kalabilenlerin harcı.
Bana kalırsa bu işin doğrusu yanlışı yok, sadece senin neye ne kadar katlanabileceğin meselesi var ortada. Eğer "Ben ses nefes duymadan, karşımdakinin enerjisini hissetmeden kendimi açamam" diyorsan, zorlama kendini, git bir çayını iç uzmanıyla yüz yüze. Yok eğer "Benim zamanım kıymetli, hem kendi güvenli alanımda daha rahat dökülürüm içimi" diyorsan da ekran senin, klavye senin, hayat senin... Sonuçta herkes kendi kuyusundan kendi ipiyle çıkıyor bir şekilde.