Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Tartıya her çıktığında o malum sayıyla göz göze gelmek... Aslında her şey o minik ibrenin ya da dijital ekranın hayatımıza fısıldadığı o soğuk rakamla başlıyor gibi duruyor ama inan bana işin aslı hiç de öyle bildiğin gibi değil. Resmi kayıtlara bakarsan, yani o steril hastane koridorlarındaki o afili raporlara göre, olay tamamen bir matematik formülünden ibaret; boyunu kilonu alıyorlar, bir şeyleri bir şeylere bölüp önüne bir rakam koyuyorlar. Beden Kitle İndeksi diyorlar adına, kısaca BKİ diye geçer bilirsin, işte o meşhur oran otuzun üzerine çıktı mı resmi olarak teşhis konulmuş oluyor ama vallahi billahi bu iş sadece bu kadarla kalsaydı keşke...
Mezrayı eline alıp aynanın karşısına geçtiğinde bel çevreni ölçtün mü hiç son zamanlarda, hani o göbeğin tam üzerinden geçen o hat var ya, işte o hat aslında senin hakkında doktordan daha dürüst konuşuyor olabilir. Erkeklerde yüz iki, kadınlarda ise seksen sekiz santim sınırını geçtiği an tehlike çanları öyle sessiz sessiz, derinden çalmaya başlıyor ki ruhun bile duymuyor abi ya. Tabii bu ölçümler öyle kafana göre, nefesini tutup karnını içine çekerek yapılmaz; resmi protokoller der ki, dik duracaksın, nefesini normal vereceksin ve mezrayı cildini sıkıştırmadan usulca saracaksın. Kendini kandırmanın alemi yok sonuçta, o sayılar neyse o...
Hastaneye gidip o beyaz önlüklülerin karşısına oturduğunda sana sadece boyunu posunu sormayacaklar, o damarından süzülen kanın içindeki sırları da bir bir dökecekler masaya. Kan şekerin kaç çıkmış, o sinsice yükselen kolesterol ne alemde, karaciğer enzimlerin sana içeriden isyan ediyor mu etmiyor mu hepsine tek tek bakılması şart. Çünkü bazen dışarıdan bakınca gayet normal görünen bir beden, içeride tamamen bir metabolik karmaşanın, gizli bir harabiyetin eşiğinde olabiliyor...
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, her insanın kemik yapısı, kas oranı, genetik mirası bir değil ki seni sadece bir cetvelin soğuk çizgileriyle yargılayıp kenara atsınlar. Kaslı bir sporcuyu o senin meşhur BKİ formülüne soksan adamı direkt obez sınıfına yazarlar ama adamın vücudunda yağdan eser yoktur, her tarafı demir gibidir. İşte bu yüzden modern tıp artık sadece kilo ile ilgilenmiyor, vücudundaki yağın nerede biriktiğine, o yağın senin iç organlarını ne kadar boğduğuna odaklanıyor. Yani mesele sadece ağır olmak değil, o ağırlığın ne kadarının gerçekten sana yük olduğu...
Gece başını yastığa koyduğunda uykunun en tatlı yerinde nefessiz kalıp uyanıyorsan, gün içinde sanki tonlarca yük taşımış gibi o omuzlarında bir ağırlık hissediyorsan... Uyku apnesi denilen o illet, aslında obezitenin arkasına saklanmış en büyük teşhis araçlarından biridir desem inanır mısın? Hekimler seni dinlerken sadece vücudunu değil, yaşam kaliteni, o her gün attığın adımların ritmini, nefes alışverişindeki o kesik sesleri de teşhisin bir parçası olarak o kalın dosyalara kaydediyorlar.
Aslında en doğrusu ne biliyor musun; teşhis dediğin o kağıt parçasındaki mühürlü yazı değil, senin kendi bedeninin dilini çözmeye karar verdiğin o ilk andır. Vücudun sana her gün bir şeyler fısıldar, bazen dizlerindeki bir sızıyla, bazen merdiven çıkarken göğsünde hissettiğin o daralmayarla konuşur seninle. Resmi kurumların o soğuk teşhis kriterleri elbet bir gün önüne konur ama sen o aşamaya gelmeden, o aynadaki sana gerçekten hak ettiği değeri vermeye başlamalısın bence...
Mezrayı eline alıp aynanın karşısına geçtiğinde bel çevreni ölçtün mü hiç son zamanlarda, hani o göbeğin tam üzerinden geçen o hat var ya, işte o hat aslında senin hakkında doktordan daha dürüst konuşuyor olabilir. Erkeklerde yüz iki, kadınlarda ise seksen sekiz santim sınırını geçtiği an tehlike çanları öyle sessiz sessiz, derinden çalmaya başlıyor ki ruhun bile duymuyor abi ya. Tabii bu ölçümler öyle kafana göre, nefesini tutup karnını içine çekerek yapılmaz; resmi protokoller der ki, dik duracaksın, nefesini normal vereceksin ve mezrayı cildini sıkıştırmadan usulca saracaksın. Kendini kandırmanın alemi yok sonuçta, o sayılar neyse o...
Hastaneye gidip o beyaz önlüklülerin karşısına oturduğunda sana sadece boyunu posunu sormayacaklar, o damarından süzülen kanın içindeki sırları da bir bir dökecekler masaya. Kan şekerin kaç çıkmış, o sinsice yükselen kolesterol ne alemde, karaciğer enzimlerin sana içeriden isyan ediyor mu etmiyor mu hepsine tek tek bakılması şart. Çünkü bazen dışarıdan bakınca gayet normal görünen bir beden, içeride tamamen bir metabolik karmaşanın, gizli bir harabiyetin eşiğinde olabiliyor...
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, her insanın kemik yapısı, kas oranı, genetik mirası bir değil ki seni sadece bir cetvelin soğuk çizgileriyle yargılayıp kenara atsınlar. Kaslı bir sporcuyu o senin meşhur BKİ formülüne soksan adamı direkt obez sınıfına yazarlar ama adamın vücudunda yağdan eser yoktur, her tarafı demir gibidir. İşte bu yüzden modern tıp artık sadece kilo ile ilgilenmiyor, vücudundaki yağın nerede biriktiğine, o yağın senin iç organlarını ne kadar boğduğuna odaklanıyor. Yani mesele sadece ağır olmak değil, o ağırlığın ne kadarının gerçekten sana yük olduğu...
Gece başını yastığa koyduğunda uykunun en tatlı yerinde nefessiz kalıp uyanıyorsan, gün içinde sanki tonlarca yük taşımış gibi o omuzlarında bir ağırlık hissediyorsan... Uyku apnesi denilen o illet, aslında obezitenin arkasına saklanmış en büyük teşhis araçlarından biridir desem inanır mısın? Hekimler seni dinlerken sadece vücudunu değil, yaşam kaliteni, o her gün attığın adımların ritmini, nefes alışverişindeki o kesik sesleri de teşhisin bir parçası olarak o kalın dosyalara kaydediyorlar.
Aslında en doğrusu ne biliyor musun; teşhis dediğin o kağıt parçasındaki mühürlü yazı değil, senin kendi bedeninin dilini çözmeye karar verdiğin o ilk andır. Vücudun sana her gün bir şeyler fısıldar, bazen dizlerindeki bir sızıyla, bazen merdiven çıkarken göğsünde hissettiğin o daralmayarla konuşur seninle. Resmi kurumların o soğuk teşhis kriterleri elbet bir gün önüne konur ama sen o aşamaya gelmeden, o aynadaki sana gerçekten hak ettiği değeri vermeye başlamalısın bence...