Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Tabaklarımız rengarenk, porsiyonlarımız devasa ama ne hikmetse bir türlü doymuyoruz abi ya. Sürekli bir bir şeyleri atıştırma isteği, bitmek bilmeyen o meşhur mide kazınmaları... Aslında mevzu çok basit: Sofradan lifi eksik ettikçe, vücut ne yediğini anlamıyor. Lif dediğimiz o mucizevi yapı, sindirim sisteminde ağır ağır ilerlerken sadece bağırsakları çalıştırmakla kalmıyor, kana karışan şekeri de bir güzel frenliyor. Haliyle o ani acıkma krizleri, yerini uzun soluklu bir hafifliğe bırakıyor.
Gerçekten ne ara bu kadar uzaklaştık topraktan, taze sebzenin o canım posasından? Eskiden sofrada eksik olmayan o koca kase yeşillikler, kabuğuyla yenen meyveler şimdilerde lüks gibi geliyor bize vallahi billahi. İşlenmiş gıdaların o cazibeli ama içi boş dünyasına öyle bir daldık ki, bağırsaklarımız adeta isyan bayrağını çekti. Oysa mikrobiyotayı, yani o içimizdeki milyarlarca dost bakteriyi beslemenin tek yolu onlara sevdikleri şeyi, yani bolca lifi vermek. Onlar mutlu olunca biz de hafifliyoruz, formül bu kadar net aslında.
Yulaf ezmesi, yeşil mercimek, nohut, armut... Listeyi uzatıp canınızı sıkmayayım ama her gün tabağa bunlardan birini iliştirmek o kadar zor olmasa gerek.
Neden sürekli halsiz hissettiğimizi, öğleden sonra neden o ağır uykuların üzerimize çöktüğünü hiç düşündük mü peki? Kan şekerinin bir hız treni gibi bir yukarı bir aşağı fırlaması tam olarak bu lif eksikliğinden kaynaklanıyor işte. Sabahları poğaça yerine bol lifli, yulaflı bir kaseyle güne başlamayı denesek ya bir... Bakalım o zaman öğle yemeğine kadar enerjimiz nasıl taş gibi kalıyor. Kendimize yapacağımız en büyük iyilik, paketli gıdaların o aldatıcı pratikliğinden kaçıp doğanın sunduğu posaya sığınmak galiba.
Zaman akıp gidiyor ve sağlığımız, tabağımıza koyduğumuz o küçük seçimlerle şekilleniyor.
Kolesterolü dengede tutmak, kalbi korumak, o hep yakındığımız şişkinlik hissini tarihe gömmek... Hepsi dönüp dolaşıp aynı kapıya, lifli beslenmenin o sessiz ama derinden işleyen gücüne çıkıyor. Kendimize bir şans verelim; rafine beyaz unları, o yapay şekerleri biraz kenara itip tam tahıllara, baklagillere yer açalım hayatımızda. İnanın vücudunuz size o kadar kısa sürede teşekkür edecek ki, siz bile şaşıracaksınız.
Gerçekten ne ara bu kadar uzaklaştık topraktan, taze sebzenin o canım posasından? Eskiden sofrada eksik olmayan o koca kase yeşillikler, kabuğuyla yenen meyveler şimdilerde lüks gibi geliyor bize vallahi billahi. İşlenmiş gıdaların o cazibeli ama içi boş dünyasına öyle bir daldık ki, bağırsaklarımız adeta isyan bayrağını çekti. Oysa mikrobiyotayı, yani o içimizdeki milyarlarca dost bakteriyi beslemenin tek yolu onlara sevdikleri şeyi, yani bolca lifi vermek. Onlar mutlu olunca biz de hafifliyoruz, formül bu kadar net aslında.
Yulaf ezmesi, yeşil mercimek, nohut, armut... Listeyi uzatıp canınızı sıkmayayım ama her gün tabağa bunlardan birini iliştirmek o kadar zor olmasa gerek.
Neden sürekli halsiz hissettiğimizi, öğleden sonra neden o ağır uykuların üzerimize çöktüğünü hiç düşündük mü peki? Kan şekerinin bir hız treni gibi bir yukarı bir aşağı fırlaması tam olarak bu lif eksikliğinden kaynaklanıyor işte. Sabahları poğaça yerine bol lifli, yulaflı bir kaseyle güne başlamayı denesek ya bir... Bakalım o zaman öğle yemeğine kadar enerjimiz nasıl taş gibi kalıyor. Kendimize yapacağımız en büyük iyilik, paketli gıdaların o aldatıcı pratikliğinden kaçıp doğanın sunduğu posaya sığınmak galiba.
Zaman akıp gidiyor ve sağlığımız, tabağımıza koyduğumuz o küçük seçimlerle şekilleniyor.
Kolesterolü dengede tutmak, kalbi korumak, o hep yakındığımız şişkinlik hissini tarihe gömmek... Hepsi dönüp dolaşıp aynı kapıya, lifli beslenmenin o sessiz ama derinden işleyen gücüne çıkıyor. Kendimize bir şans verelim; rafine beyaz unları, o yapay şekerleri biraz kenara itip tam tahıllara, baklagillere yer açalım hayatımızda. İnanın vücudunuz size o kadar kısa sürede teşekkür edecek ki, siz bile şaşıracaksınız.