Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın o serin saatinde mutfağa adeta sürünerek girip gözünü açamayanların o ilk sığınağıdır aslında o kaseye dökülen ufak tanecikler; hani şu kiminin sevmediği kiminin ise hayatının tam orta yerine koyduğu yulaf var ya, hah işte tam ondan bahsediyorum işte.
İnsan o kuru kağıt gibi görünen şeyleri ilk gördüğünde "ya vallahi billahi bunu yemek resmen işkence" diye düşünüyor ama işin aslı öyle değil tabii, biraz tarçın biraz bal derken bir bakmışsın ki tabak sıfırlanmış, insanın içi resmen ısınıveriyor.
Midenin bayram ettiği o anlar var ya, işte o lif deposu mucize sayesinde günün geri kalanında koştururken insanın sırtı yere gelmiyor sanki, ne bir ağırlık ne bir şişkinlik hissediyorsun, sanki bulutların üstünde geziniyormuş gibi hafifliyor o hantal beden.
Kalbini düşünen herkesin mutfak dolabının en mutlak köşesinde o karton kutunun mutlaka yer alması gerekir, çünkü bu ufak tefek mucizeler damarları pırıl pırıl tutuyor, hani derler ya can boğazdan gelir ama bazen de canı hayatta tutan o sade tabaktaki sessiz güçtür...
Piyasada satılan onca süslü, boyalı, yapay şeyin arkasından bakarken insan, doğanın bize sunduğu bu en yalın haliyle ne kadar şanslı olduğunu fark ediyor; vallahi billahi insan bazen karmaşık
şeylerde mutluluk ararken en sade olanı gözünün önünde göremiyor işte.
Akşam üstü gelen o tatlı krizleri bastırmak için kahvenin yanına atılan birkaç kaşık yulaf ezmesi insanı günün ta sonuna kadar tok tutuyor, yani diyorum ki o şekerli bombalara para döküp sağlığı harcayacağınıza biraz kulak verin şu iç sesinize.
Yıllar geçtikçe insan anlıyor ki vücut dediğimiz bu tapınak, içine ne koyarsan sana onu geri veriyor; yulafı hayatına soktuğun gün aslında kendi geleceğine yaptığın en sessiz ama en sağlam yatırımı başlatmış oluyorsun, çünkü sağlık dediğin şey öyle bir günde kazanılmıyor ki...
İnsan o kuru kağıt gibi görünen şeyleri ilk gördüğünde "ya vallahi billahi bunu yemek resmen işkence" diye düşünüyor ama işin aslı öyle değil tabii, biraz tarçın biraz bal derken bir bakmışsın ki tabak sıfırlanmış, insanın içi resmen ısınıveriyor.
Midenin bayram ettiği o anlar var ya, işte o lif deposu mucize sayesinde günün geri kalanında koştururken insanın sırtı yere gelmiyor sanki, ne bir ağırlık ne bir şişkinlik hissediyorsun, sanki bulutların üstünde geziniyormuş gibi hafifliyor o hantal beden.
Kalbini düşünen herkesin mutfak dolabının en mutlak köşesinde o karton kutunun mutlaka yer alması gerekir, çünkü bu ufak tefek mucizeler damarları pırıl pırıl tutuyor, hani derler ya can boğazdan gelir ama bazen de canı hayatta tutan o sade tabaktaki sessiz güçtür...
Piyasada satılan onca süslü, boyalı, yapay şeyin arkasından bakarken insan, doğanın bize sunduğu bu en yalın haliyle ne kadar şanslı olduğunu fark ediyor; vallahi billahi insan bazen karmaşık
şeylerde mutluluk ararken en sade olanı gözünün önünde göremiyor işte.
Akşam üstü gelen o tatlı krizleri bastırmak için kahvenin yanına atılan birkaç kaşık yulaf ezmesi insanı günün ta sonuna kadar tok tutuyor, yani diyorum ki o şekerli bombalara para döküp sağlığı harcayacağınıza biraz kulak verin şu iç sesinize.
Yıllar geçtikçe insan anlıyor ki vücut dediğimiz bu tapınak, içine ne koyarsan sana onu geri veriyor; yulafı hayatına soktuğun gün aslında kendi geleceğine yaptığın en sessiz ama en sağlam yatırımı başlatmış oluyorsun, çünkü sağlık dediğin şey öyle bir günde kazanılmıyor ki...