Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır aynaya her baktığında o kulakları kafasına takan, rüzgar biraz sert estiğinde ya da saçını toplamak istediğinde hafifçe irkilen o kadar çok insan gördüm ki... İşin Özü şu; kliniğe gelen hemen herkesin aklındaki ilk ve belki de tek soru, "Hocam ben bu ameliyatı olacağım ama birkaç yıl sonra kulaklar yine eski haline döner mi, o kıkırdak zapt edilebilir bir şey mi?" Kıkırdak dediğimiz doku aslında vücudun en inatçı, en hafızası güçlü yapıları arasında yer alıyor; siz onu ne kadar katlayıp arkaya doğru yatırırsanız yatırın, kendi doğasına, o eski açısına dönmek için içten içe ufak bir direnç gösteriyor. Lakin günümüz cerrahisinde uygulanan modern otoplasti teknikleri, kıkırdağın bu "yaylanma" huyunu tamamen hesaba katacak şekilde tasarlanıyor. Yani doktor orada sadece kıkırdağı dikişle arkaya çekip bırakmıyor; dokunun o direnç noktasını zayıflatacak özel çizikler atıyor, kıkırdağı tabiri caizse yeniden şekillendirip kalıcı kalıba sokuyor. Haliyle doğru ellerde yapılmış, anatomik mantığa uygun bir müdahalenin ardından kulakların öyle durup dururken, yıllar sonra dikişlerin atmasıyla pat diye eski kepçe formuna geri dönmesi bilimsel olarak pek mümkün görünmüyor...
Peki, hiç mi kulak esnemez veya şekli bir miktar değişmez, vallahi yalan yok, ameliyattan hemen sonraki o ilk haftalardaki sımsıkı görünüm ile beş yıl sonraki görünüm arasında milimetrik bir "rahatlama" farkı illaki olur. Hatta doktorlar buna dokunun yerine oturması, doku esnemesi falan der ki son derece insani, son derece doğal bir süreçtir bu. Ameliyatın hemen ertesi günü aynaya baktığınızda kulağınız kafanıza yapışmış gibi gelebilir, hafif bir ödem vardır, dokular gergindir; ama aylar geçtikçe o doku yumuşar, rüzgarı hisseder hale gelir ve yüzünüzle tam bir uyum yakalar. İşte bazı hastalar o hafif yumuşamayı ya da kıkırdağın birkaç milim öne doğru nefes almasını "Aha kulaklarım geri açılıyor, ameliyat boşa gitti!" şeklinde yorumlayıp boş yere panik yapıyor. Aslında olan şey kulakların eskiye dönmesi falan değil; aksine, vücudun o yeni şekli benimseyip doğal, yaşayan bir organ gibi davranmaya başlamasından ibaret...
Tabii işin bir de doku kalitesi ve doğru cerrahi teknik boyutu var ki, abi ya... Hani derler ya her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır diye, kepçe kulak ameliyatında da durum tam olarak bundan ibaret. Eğer ameliyatı yapan hekim sadece basit bir iple bağlama yöntemi seçmişse, yani kıkırdağın o dirençli yapısını kırmadan, zayıflatmadan sadece dikişin gücüne güvenip kulağı arkaya büküp bıraktıysa... İşte o zaman sıkıntı büyük demektir. Çünkü dikiş dediğin şey zamanla dokuyu kesebilir, eriyebilir ya da vücut o dikişi atabilir; kıkırdak da hafızasındaki o eski geniş açılı yerine yavaş yavaş geri dönmek ister. O yüzden günümüzde sadece dikişle yapılan ameliyatlar yerine, kıkırdağın fazlalığının çıkarıldığı veya kıkırdak törpüleme tekniklerinin kullanıldığı kalıcı yöntemler tercih edilmeli ki, ileride "Keşke şu ameliyatı başka türlü olsaydım" pişmanlığı yaşanmasın.
Hadi diyelim cerrah işini muazzam yaptı, kıkırdağı harika şekillendirdi ve her şey kuralına göre bitti; süreç orada kapanıyor mu dersiniz, vallahi billahi kapanmıyor. Siz o ameliyattan çıkıp eve gittiğiniz an, başarının en az yüzde ellisi sizin o kulağa ne kadar sahip çıktığınıza kalıyor. Dokuların kaynama sürecinde, özellikle ilk birkaç ay boyunca kulakların üstüne yatmamak, geceleri o koruyucu bandı aksatmadan takmak, kulağı sert bir darbeden ya da çekilmeden korumak tamamen sizin sorumluluğunuzda. Ameliyattan üç gün sonra "Ben zaten iyileştim" deyip kafayı yastığa sertçe gömer, dikişleri zorlarsanız... Dokular henüz birbirine sıkıca kaynaşmadığı için o kıkırdak kendini salabilir, şekil bozuklukları ortaya çıkabilir. O yüzden ameliyat sonrasındaki bakım kuralları birer angarya değil, ameliyatın kalıcılığını perçinleyen en temel taşlardır.
Son tahlilde, kafanızdaki o "Kepçe kulak ameliyatı kalıcı mıdır?" şüphesini bir kenara bırakıp olaya biraz daha bilimsel ve gerçekçi bir pencereden bakmakta fayda var. Doğru bir planlamayla, kıkırdak yapısına müdahale edilerek gerçekleştirilen bir otoplasti operasyonu ömür boyu kalıcılık sunar ve bir daha aynı dertle uğraşmanıza gerek kalmaz. Ha, nadiren de olsa vücudun aşırı reaksiyon göstermesi ya da beklenmeyen bir darbe sonucu ufak rötuşlar, yani revizyon ameliyatları gerekebilir mi; evet, tıp bu, her zaman küçük de olsa bir ihtimal payı vardır. Ancak genel tabloya baktığınızda, yetişkinlikte yapılan bu operasyon sonrasında kulakların eski haline dönme oranı yok denecek kadar azdır; yeter ki kendinizi işinin ehli bir uzmana emanet edin ve iyileşme sürecinde kulağınızı gözünüz gibi koruyun.
Peki, hiç mi kulak esnemez veya şekli bir miktar değişmez, vallahi yalan yok, ameliyattan hemen sonraki o ilk haftalardaki sımsıkı görünüm ile beş yıl sonraki görünüm arasında milimetrik bir "rahatlama" farkı illaki olur. Hatta doktorlar buna dokunun yerine oturması, doku esnemesi falan der ki son derece insani, son derece doğal bir süreçtir bu. Ameliyatın hemen ertesi günü aynaya baktığınızda kulağınız kafanıza yapışmış gibi gelebilir, hafif bir ödem vardır, dokular gergindir; ama aylar geçtikçe o doku yumuşar, rüzgarı hisseder hale gelir ve yüzünüzle tam bir uyum yakalar. İşte bazı hastalar o hafif yumuşamayı ya da kıkırdağın birkaç milim öne doğru nefes almasını "Aha kulaklarım geri açılıyor, ameliyat boşa gitti!" şeklinde yorumlayıp boş yere panik yapıyor. Aslında olan şey kulakların eskiye dönmesi falan değil; aksine, vücudun o yeni şekli benimseyip doğal, yaşayan bir organ gibi davranmaya başlamasından ibaret...
Tabii işin bir de doku kalitesi ve doğru cerrahi teknik boyutu var ki, abi ya... Hani derler ya her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır diye, kepçe kulak ameliyatında da durum tam olarak bundan ibaret. Eğer ameliyatı yapan hekim sadece basit bir iple bağlama yöntemi seçmişse, yani kıkırdağın o dirençli yapısını kırmadan, zayıflatmadan sadece dikişin gücüne güvenip kulağı arkaya büküp bıraktıysa... İşte o zaman sıkıntı büyük demektir. Çünkü dikiş dediğin şey zamanla dokuyu kesebilir, eriyebilir ya da vücut o dikişi atabilir; kıkırdak da hafızasındaki o eski geniş açılı yerine yavaş yavaş geri dönmek ister. O yüzden günümüzde sadece dikişle yapılan ameliyatlar yerine, kıkırdağın fazlalığının çıkarıldığı veya kıkırdak törpüleme tekniklerinin kullanıldığı kalıcı yöntemler tercih edilmeli ki, ileride "Keşke şu ameliyatı başka türlü olsaydım" pişmanlığı yaşanmasın.
Hadi diyelim cerrah işini muazzam yaptı, kıkırdağı harika şekillendirdi ve her şey kuralına göre bitti; süreç orada kapanıyor mu dersiniz, vallahi billahi kapanmıyor. Siz o ameliyattan çıkıp eve gittiğiniz an, başarının en az yüzde ellisi sizin o kulağa ne kadar sahip çıktığınıza kalıyor. Dokuların kaynama sürecinde, özellikle ilk birkaç ay boyunca kulakların üstüne yatmamak, geceleri o koruyucu bandı aksatmadan takmak, kulağı sert bir darbeden ya da çekilmeden korumak tamamen sizin sorumluluğunuzda. Ameliyattan üç gün sonra "Ben zaten iyileştim" deyip kafayı yastığa sertçe gömer, dikişleri zorlarsanız... Dokular henüz birbirine sıkıca kaynaşmadığı için o kıkırdak kendini salabilir, şekil bozuklukları ortaya çıkabilir. O yüzden ameliyat sonrasındaki bakım kuralları birer angarya değil, ameliyatın kalıcılığını perçinleyen en temel taşlardır.
Son tahlilde, kafanızdaki o "Kepçe kulak ameliyatı kalıcı mıdır?" şüphesini bir kenara bırakıp olaya biraz daha bilimsel ve gerçekçi bir pencereden bakmakta fayda var. Doğru bir planlamayla, kıkırdak yapısına müdahale edilerek gerçekleştirilen bir otoplasti operasyonu ömür boyu kalıcılık sunar ve bir daha aynı dertle uğraşmanıza gerek kalmaz. Ha, nadiren de olsa vücudun aşırı reaksiyon göstermesi ya da beklenmeyen bir darbe sonucu ufak rötuşlar, yani revizyon ameliyatları gerekebilir mi; evet, tıp bu, her zaman küçük de olsa bir ihtimal payı vardır. Ancak genel tabloya baktığınızda, yetişkinlikte yapılan bu operasyon sonrasında kulakların eski haline dönme oranı yok denecek kadar azdır; yeter ki kendinizi işinin ehli bir uzmana emanet edin ve iyileşme sürecinde kulağınızı gözünüz gibi koruyun.