Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün merdivenleri çıkarken şöyle bir durup soluklanmak zorunda kaldım, hani insan yaşlandım herhalde der geçer ya, meğer işin aslı öyle değilmiş... Kalbin o sol karıncığındaki kaslar zayıflayınca, vücuda pompalanması gereken temiz kan içeride göllenmeye başlıyor işte. Tıpta buna ejeksiyon fraksiyonunun düşmesi diyorlar, yani kalbin kanı dışarı atım gücü azalıyor. Kan geriye, akciğer kılcal damarlarına doğru birikince de o bildiğimiz akciğer ödemi tablosunun ilk sinyalleri başlıyor. Hani göğsünün üstüne bir taş oturur da derin nefes alamazsın ya, aynen öyle bir his...
Geceleri aniden uykudan uyanıp pencereleri açma isteği var bir de, vallahi çok sinsi bir şey bu. Tıptaki adı paroksismal nocturnal dispne, yani gece gelen o boğulma hissi işte. Sırtüstü yattığında yer çekiminin etkisiyle bacaklardaki tüm o kirli kan aniden kalbe ve akciğerlere hücum ediyor. Kalp zaten yorgun, gelen bu ani volüm yükünü karşılayamıyor ve alveollerin içi sıvı ile dolmaya başlıyor. İki üç yastıkla yatınca rahat ediyor insan, yoksa yassı yatakta nefes almak tam bir işkence...
Ayak bileklerine bakıyorsun, çorabın lastiği öyle bir iz yapmış ki sanki etine gömülmüş. Sağ kalp yetersizliğinde sistemik venöz basınç artar der kardiyologlar, yani kirli kanı kalbe taşıyan damarlardaki basınç tavan yapar. Basınç artınca sıvı, damar çeperinden dışarı sızıp dokuların arasına yerleşiyor ve o meşhur gode bırakan ödem oluşuyor. Parmağını bileğine bastırıyorsun, çukur kalıyor öylece, gitmiyor bir türlü...
Bazen durup dururken gelen o inanılmaz halsizlik hissi peki? Hücrelerin mitokondrilerinde enerji üretilmesi için oksijen şart, bunu hepimiz biliyoruz. Fakat kalp, dokuların ihtiyacı olan o dakikalık debiyi, yani kardiyak outputu sağlayamayınca çizgili kaslara giden kan akımı bıçak gibi kesiliyor. Vücut da akıllı tabii, hayati organları korumak için kanı beyne ve böbreklere yönlendiriyor, bacaklar ve kollar ise tamamen kansız, dermansız kalıyor. Hani elini kaldıracak gücün olmaz ya bazen...
Sürekli bir öksürük, ama öyle kuru, inatçı, balgam söktürücülerle bile geçmeyen cinsten bir şey. Sol atriyum basıncı yükseldiğinde, akciğer venlerindeki o yüksek basınç bronşiyal mukoza damarlarını resmen patlatacak noktaya getiriyor. Pembe, köpüklü bir balgam gelmeye başladıysa eğer, durum artık alveoler seviyede ciddi bir konjestiyonun, yani sıvı birikiminin kanıtıdır aslında. Ciğerlerin resmen su içinde kalıyor, nefes yolların daralıyor ve vücut bunu yabancı bir madde gibi algılayıp sürekli öksürme refleksi üretiyor.
Bir bakmışsın iştahın tamamen kesilmiş, yemek kokusu bile mideni bulandırıyor abi ya. Sağ ventrikül yetersiz kalıp kanı akciğere pompalayamayınca, arkadaki inferior vena kava damarında basınç birikiyor ve bu da karaciğer ile tüm sindirim sisteminde pasif tıkanıklığa yol açıyor. Hepatomegali gelişiyor, yani karaciğer büyüyor, bağırsak duvarları ödemleniyor ve miden ne yesen sindiremeyecek gibi şiş hissediyor. İnsan kilo verdiğini sanıyor ama tartıya bir çıkıyorsun, o biriken sıvılardan dolayı kilo artmış, çok garip bir tezat...
Geceleri sürekli tuvalete taşınmaktan uyku haram oluyor insana, vallahi billahi bıktırıyor. Gündüz vakti ayaktayken yer çekimi yüzünden böbreklere giden kan miktarı, yani renal perfüzyon basıncı iyice düşüyor. Gece yatağa uzandığında ise vücut yatay pozisyona geçtiği için böbreklere nihayet kan gitmeye başlıyor ve nefronlar hummalı bir şekilde idrar üretimine girişiyor. Noktüri diyorlar buna tıp dilinde, yani gündüz idrara çıkamayan vücudun gece intikam alması...
Geceleri aniden uykudan uyanıp pencereleri açma isteği var bir de, vallahi çok sinsi bir şey bu. Tıptaki adı paroksismal nocturnal dispne, yani gece gelen o boğulma hissi işte. Sırtüstü yattığında yer çekiminin etkisiyle bacaklardaki tüm o kirli kan aniden kalbe ve akciğerlere hücum ediyor. Kalp zaten yorgun, gelen bu ani volüm yükünü karşılayamıyor ve alveollerin içi sıvı ile dolmaya başlıyor. İki üç yastıkla yatınca rahat ediyor insan, yoksa yassı yatakta nefes almak tam bir işkence...
Ayak bileklerine bakıyorsun, çorabın lastiği öyle bir iz yapmış ki sanki etine gömülmüş. Sağ kalp yetersizliğinde sistemik venöz basınç artar der kardiyologlar, yani kirli kanı kalbe taşıyan damarlardaki basınç tavan yapar. Basınç artınca sıvı, damar çeperinden dışarı sızıp dokuların arasına yerleşiyor ve o meşhur gode bırakan ödem oluşuyor. Parmağını bileğine bastırıyorsun, çukur kalıyor öylece, gitmiyor bir türlü...
Bazen durup dururken gelen o inanılmaz halsizlik hissi peki? Hücrelerin mitokondrilerinde enerji üretilmesi için oksijen şart, bunu hepimiz biliyoruz. Fakat kalp, dokuların ihtiyacı olan o dakikalık debiyi, yani kardiyak outputu sağlayamayınca çizgili kaslara giden kan akımı bıçak gibi kesiliyor. Vücut da akıllı tabii, hayati organları korumak için kanı beyne ve böbreklere yönlendiriyor, bacaklar ve kollar ise tamamen kansız, dermansız kalıyor. Hani elini kaldıracak gücün olmaz ya bazen...
Sürekli bir öksürük, ama öyle kuru, inatçı, balgam söktürücülerle bile geçmeyen cinsten bir şey. Sol atriyum basıncı yükseldiğinde, akciğer venlerindeki o yüksek basınç bronşiyal mukoza damarlarını resmen patlatacak noktaya getiriyor. Pembe, köpüklü bir balgam gelmeye başladıysa eğer, durum artık alveoler seviyede ciddi bir konjestiyonun, yani sıvı birikiminin kanıtıdır aslında. Ciğerlerin resmen su içinde kalıyor, nefes yolların daralıyor ve vücut bunu yabancı bir madde gibi algılayıp sürekli öksürme refleksi üretiyor.
Bir bakmışsın iştahın tamamen kesilmiş, yemek kokusu bile mideni bulandırıyor abi ya. Sağ ventrikül yetersiz kalıp kanı akciğere pompalayamayınca, arkadaki inferior vena kava damarında basınç birikiyor ve bu da karaciğer ile tüm sindirim sisteminde pasif tıkanıklığa yol açıyor. Hepatomegali gelişiyor, yani karaciğer büyüyor, bağırsak duvarları ödemleniyor ve miden ne yesen sindiremeyecek gibi şiş hissediyor. İnsan kilo verdiğini sanıyor ama tartıya bir çıkıyorsun, o biriken sıvılardan dolayı kilo artmış, çok garip bir tezat...
Geceleri sürekli tuvalete taşınmaktan uyku haram oluyor insana, vallahi billahi bıktırıyor. Gündüz vakti ayaktayken yer çekimi yüzünden böbreklere giden kan miktarı, yani renal perfüzyon basıncı iyice düşüyor. Gece yatağa uzandığında ise vücut yatay pozisyona geçtiği için böbreklere nihayet kan gitmeye başlıyor ve nefronlar hummalı bir şekilde idrar üretimine girişiyor. Noktüri diyorlar buna tıp dilinde, yani gündüz idrara çıkamayan vücudun gece intikam alması...