Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Tabağındaki o son lokmaya bakarken hissettiğin o tuhaf suçluluk duygusunu çok iyi biliyorum; hani şu içini kemiren, seni vicdanınla baş başa bırakan o amansız sızı... İşte tam o an, aslında sadece bir yiyecekle değil, hayatın ta kendisiyle, bedeninin o gizli matematiksel ritmiyle pazarlığa oturuyorsun. Bilim insanları buna bazal metabolizma hızı diyor, yani hiçbir şey yapmadan, sadece nefes alıp vererek, sadece yaşayarak yaktığın o kutsal enerji miktarı. Bu formülü çözmek, kendi biyolojinin şifrelerini eline almak demektir, bunu sakın unutma.
Günde kaç adım attın, o merdivenleri çıkarken ciğerlerin nasıl körüklendi, o koşturmacada kaç kalori havaya uçtu gitti dersin? Günlük fiziksel aktivite seviyeni belirlemek, o tabağa koyduğun her şeyi dengeleyecek olan o büyük terazinin diğer kefesidir vallahi. Hareket etmeden, hayatın o durağan ritmine teslim olarak sadece yediklerini kısmanın seni ne kadar yorduğunu, nasıl tükettiğini en iyi sen biliyorsun... Harcadığın enerjiyi doğru dürüst hesaplamazsan, attığın her adım karanlıkta bir ıslık çalmaktan öteye gitmez abi ya.
Yediğin her lokmanın arkasında duran o gizemli sayıları, yani makroları hiç düşündün mü; proteinler, karbonhidratlar ve o korkulan ama aslında elzem olan yağlar... Aldığın her bir gram proteinin vücudunda bir tuğla gibi yükseldiğini, karbonhidratın ise seni sabaha taşıyan o hırçın rüzgar olduğunu hissetmelisin. Sadece sayıları alt alta toplayarak bir yere varamazsın, o sayıların ruhunu, senin hücrelerine ne fısıldadığını anlaman gerekir. Bir gram yağın dokuz kalori verdiğini bilmek sadece kuru bir ezberdir, önemli olan o enerjinin senin damarlarında nasıl bir ateşe dönüştüğüdür.
Piyasadaki o süslü, her şeyi bildiğini iddia eden mobil uygulamalara, o ruhsuz kalori cetvellerine ne kadar güvenebilirsin ki, hepsi bir noktada tıkanıp kalıyor sanki... Kendi çeteleni tutmak, yediğin her elmanın, içtiğin her çorbanın kaydını bizzat kendi ellerinle, kendi kalbinle tutmak bambaşka bir farkındalık yaratır insanda. Bir süre sonra göz kararı tartmaya başlarsın hayatı; hangi tabağın seni yukarı taşıyacağını, hangisinin seni dibe çekeceğini o kadar net görürsün ki... Bu bir süre sonra takıntı değil, bir nevi kendi bedenine duyduğun o derin saygının, o sessiz sevginin göstergesi haline gelir.
Haftalarca didinip o tartıdaki ibrenin milim oynamadığını gördüğün o kahredici sabahlar vardır ya, insanın her şeyi bırakıp gidesi gelir, dünyayı ateşe veresi gelir bazen... İşte o anlarda metabolizmanın sana oyunlar oynadığını, su tuttuğunu ya da belki de sadece biraz zamana ihtiyacı olduğunu fısıldayan o iç sese kulak vermelisin. Kalori açığı yaratacağım diye kendini açlığın o dipsiz kuyusuna atmak, o güzel canını telef etmek ne kadar doğru, soruyorum sana? Acele etme, bu senin bedeninin hikayesi, bir günde yazılmadı ki bir günde baştan aşağı değişsin...
Günde kaç adım attın, o merdivenleri çıkarken ciğerlerin nasıl körüklendi, o koşturmacada kaç kalori havaya uçtu gitti dersin? Günlük fiziksel aktivite seviyeni belirlemek, o tabağa koyduğun her şeyi dengeleyecek olan o büyük terazinin diğer kefesidir vallahi. Hareket etmeden, hayatın o durağan ritmine teslim olarak sadece yediklerini kısmanın seni ne kadar yorduğunu, nasıl tükettiğini en iyi sen biliyorsun... Harcadığın enerjiyi doğru dürüst hesaplamazsan, attığın her adım karanlıkta bir ıslık çalmaktan öteye gitmez abi ya.
Yediğin her lokmanın arkasında duran o gizemli sayıları, yani makroları hiç düşündün mü; proteinler, karbonhidratlar ve o korkulan ama aslında elzem olan yağlar... Aldığın her bir gram proteinin vücudunda bir tuğla gibi yükseldiğini, karbonhidratın ise seni sabaha taşıyan o hırçın rüzgar olduğunu hissetmelisin. Sadece sayıları alt alta toplayarak bir yere varamazsın, o sayıların ruhunu, senin hücrelerine ne fısıldadığını anlaman gerekir. Bir gram yağın dokuz kalori verdiğini bilmek sadece kuru bir ezberdir, önemli olan o enerjinin senin damarlarında nasıl bir ateşe dönüştüğüdür.
Piyasadaki o süslü, her şeyi bildiğini iddia eden mobil uygulamalara, o ruhsuz kalori cetvellerine ne kadar güvenebilirsin ki, hepsi bir noktada tıkanıp kalıyor sanki... Kendi çeteleni tutmak, yediğin her elmanın, içtiğin her çorbanın kaydını bizzat kendi ellerinle, kendi kalbinle tutmak bambaşka bir farkındalık yaratır insanda. Bir süre sonra göz kararı tartmaya başlarsın hayatı; hangi tabağın seni yukarı taşıyacağını, hangisinin seni dibe çekeceğini o kadar net görürsün ki... Bu bir süre sonra takıntı değil, bir nevi kendi bedenine duyduğun o derin saygının, o sessiz sevginin göstergesi haline gelir.
Haftalarca didinip o tartıdaki ibrenin milim oynamadığını gördüğün o kahredici sabahlar vardır ya, insanın her şeyi bırakıp gidesi gelir, dünyayı ateşe veresi gelir bazen... İşte o anlarda metabolizmanın sana oyunlar oynadığını, su tuttuğunu ya da belki de sadece biraz zamana ihtiyacı olduğunu fısıldayan o iç sese kulak vermelisin. Kalori açığı yaratacağım diye kendini açlığın o dipsiz kuyusuna atmak, o güzel canını telef etmek ne kadar doğru, soruyorum sana? Acele etme, bu senin bedeninin hikayesi, bir günde yazılmadı ki bir günde baştan aşağı değişsin...