Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya bakıp "Tamam, her şey yolunda" dediğiniz o ilk sabah var ya, işte her şey orada başlıyor aslında. Labioplasti ya da vajinoplasti fark etmez, operasyon bitmiş, kendinize yeni bir sayfa açmışsınız. Ama o koşu ayakkabıları kapının önünde size öyle masum masum bakarken durup bir düşünmek lazım. Aceleye gerek var mı, vallahi yok. O dikişler orada bir sanat eseri gibi dururken, sırf iki kalori yakacağım diye her şeyi altüst etmenin alemi ne?
İlk iki hafta... Sadece yürüyün diyorum, o da evde, koridorda, salondan mutfağa kadar mutedil adımlarla. Vücut orada derin bir sessizliğe bürünmüş, kendi kendini tamir etmeye çalışıyor. Ağır kaldırmak mı? Yanından bile geçmeyin. Bir dost tavsiyesi olarak görün bunu; o sızıyı, o ince sızlamayı hissettiğiniz an durun. Bırakın squatı, pilatesi, o çok sevdiğiniz reformer seanslarını bir kenara. Ne kaçıyor ki hayatta?
Kimse size "Altı hafta boyunca yatağa bağımlı yaşayın" demiyor tabii ki, yanlış anlaşılmasın abi ya. Ama dördüncü haftaya kadar o bisiklet selesine oturmayı aklınızdan bile geçirmeyin, oradaki baskıyı, sürtünmeyi bir hayal edinize? Doktorunuz "Her şey harika görünüyor" diyene kadar o spor salonunun kapısını sadece önünden geçmek için kullanın. Kendinize zaman verin. Dokuların birbirine kaynaması, o kılcal damarların yeniden düzenini bulması öyle ha deyince olmuyor işte...
Peki ya o meşhur hafif tempolu yürüyüşler? İşte onlara üçüncü haftadan sonra, kendinizi iyi hissettiğiniz an yavaş yavaş göz kırpabilirsiniz. Vücudunuzu dinleyin, o size ne zaman hızlanmanız gerektiğini fısıldayacaktır zaten. Nabzı birden göklere çıkarmak, o bölgedeki kan basıncını artırıp ödemi azdırmaktan başka işe yaramaz. Değer mi? Asla. Temiz, sakin, dingin bir iyileşme süreci her şeyden daha konforlu.
Terlemek de ayrı bir dert bu arada, oradaki hijyeni korumak, o bölgeyi kuru tutmak bu işin altın kuralıyken sırf kardiyo yapacağım diye sırılsıklam olmak... Akıl kârı değil vallahi billahi. Enfeksiyon riski dediğimiz o sevimsiz misafir, en ufak bir nemde kapıda bitiverir yoksa. Havuz, deniz, sauna? Onları zaten tamamen unutun ilk bir buçuk ay, suyun içindeki bakterilerle o taze dikişleri baş başa bırakmak istemezsiniz.
Sonuçta bu bir yarış değil, kendi bedeninizle girdiğiniz bir barışma süreci. Acele edenlerin sonradan nasıl pişman olduğunu, "Keşke biraz daha bekleseydim" dediklerini o kadar çok duyduk ki gazetecilik yıllarında... Şimdi o tecrübeyi cebinize koyun ve kendinize en az bir altı hafta şans tanıyın. Spor salonları kaçmıyor, o ağırlıklar orada duruyor. Siz yeter ki o muazzam değişimin tadını çıkarın, gerisi çorap söküğü gibi gelecek zaten...
İlk iki hafta... Sadece yürüyün diyorum, o da evde, koridorda, salondan mutfağa kadar mutedil adımlarla. Vücut orada derin bir sessizliğe bürünmüş, kendi kendini tamir etmeye çalışıyor. Ağır kaldırmak mı? Yanından bile geçmeyin. Bir dost tavsiyesi olarak görün bunu; o sızıyı, o ince sızlamayı hissettiğiniz an durun. Bırakın squatı, pilatesi, o çok sevdiğiniz reformer seanslarını bir kenara. Ne kaçıyor ki hayatta?
Kimse size "Altı hafta boyunca yatağa bağımlı yaşayın" demiyor tabii ki, yanlış anlaşılmasın abi ya. Ama dördüncü haftaya kadar o bisiklet selesine oturmayı aklınızdan bile geçirmeyin, oradaki baskıyı, sürtünmeyi bir hayal edinize? Doktorunuz "Her şey harika görünüyor" diyene kadar o spor salonunun kapısını sadece önünden geçmek için kullanın. Kendinize zaman verin. Dokuların birbirine kaynaması, o kılcal damarların yeniden düzenini bulması öyle ha deyince olmuyor işte...
Peki ya o meşhur hafif tempolu yürüyüşler? İşte onlara üçüncü haftadan sonra, kendinizi iyi hissettiğiniz an yavaş yavaş göz kırpabilirsiniz. Vücudunuzu dinleyin, o size ne zaman hızlanmanız gerektiğini fısıldayacaktır zaten. Nabzı birden göklere çıkarmak, o bölgedeki kan basıncını artırıp ödemi azdırmaktan başka işe yaramaz. Değer mi? Asla. Temiz, sakin, dingin bir iyileşme süreci her şeyden daha konforlu.
Terlemek de ayrı bir dert bu arada, oradaki hijyeni korumak, o bölgeyi kuru tutmak bu işin altın kuralıyken sırf kardiyo yapacağım diye sırılsıklam olmak... Akıl kârı değil vallahi billahi. Enfeksiyon riski dediğimiz o sevimsiz misafir, en ufak bir nemde kapıda bitiverir yoksa. Havuz, deniz, sauna? Onları zaten tamamen unutun ilk bir buçuk ay, suyun içindeki bakterilerle o taze dikişleri baş başa bırakmak istemezsiniz.
Sonuçta bu bir yarış değil, kendi bedeninizle girdiğiniz bir barışma süreci. Acele edenlerin sonradan nasıl pişman olduğunu, "Keşke biraz daha bekleseydim" dediklerini o kadar çok duyduk ki gazetecilik yıllarında... Şimdi o tecrübeyi cebinize koyun ve kendinize en az bir altı hafta şans tanıyın. Spor salonları kaçmıyor, o ağırlıklar orada duruyor. Siz yeter ki o muazzam değişimin tadını çıkarın, gerisi çorap söküğü gibi gelecek zaten...