Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Çiğ et meselesi tam bir saatli bomba aslında, insan düşününce bile ürperiyor. İçindeki o gözle görülmeyen parazitler, toxoplasma falan derken anne karnındaki o savunmasız cana kadar ulaşabiliyor. Şöyle iyice pişmemiş, kanlı kalmış bir biftek ya da az pişmiş köfte... Hani bazen insan der ya, “Ya bir lokmadan ne olacak abi?” diye, işte o tek bir lokma bile her şeyi altüst etmeye yetiyor bazen, vallahi billahi riske atmaya hiç ama hiç değmez.
Şarküteri ürünleri desen, dışarıdan bakınca ne kadar pratik, ne kadar cazip görünüyor değil mi? Sosisler, salamlar, o nefis kokan füme etler... Ama o paketlerin içine saklanmış listeria bakterisi yok mu, sessizce bekliyor orada sanki. Hamile bir kadının bağışıklık sistemi zaten hassaslaşmışken, sırf bir anlık nefis terbiyesi yüzünden o bakteriyi vücuda almak... İnsan bunu bilip de nasıl rahatça çiğ salam dilimleyebilir ki, imkanı yok.
Su ürünleri tarafıysa ayrı bir muamma, kafalar orada hep biraz karışık. Cıva oranı tavan yapmış o kocaman dip balıkları, dipte ne varsa bünyesine çekmiş sanki; köpekbalığı, kılıçbalığı, ton balığının bazı türleri... Bebeğin sinir sistemi gelişirken o ağır metaller vücuda bir girerse... Kireç gibi kalırsınız öylece, ne yapacağını şaşırır insan... Hani balık sağlıktı, hani omega-3 deposuydu dersin ama işte her balık aynı değil ki arkadaş.
Süt ürünlerinde o doğallık sevdası bazen insanın başını çok fena yakabiliyor. “Köydün geldi, katkısız, sıcacık taze süt” diye pazarlanan o pastörize edilmemiş sütler ve onlardan yapılan yumuşak peynirler... Feta, brie, rokfor... İçlerinde ne tür mikrop barındırdıklarını tahmin bile edemezsiniz. Sonra bir bakmışsınız, o doğal olsun diye yenen bir parça peynir yüzünden hastane yolları taşlı...
Yumurta konusu da en az diğerleri kadar çetrefilli ve bir o kadar da gözden kaçıyor. Cıvık sarılı, ekmeği banmalık rafadan yumurtalar ya da ev yapımı o nefis mayonezler... Salmonella mikrobu için adeta bir davetiye, adeta açık bir kapı. Tam pişmemiş yumurta beyazı bile risk taşırken, o sarının akışkanlığına kanmamak lazım... Tamam, kahvaltı keyfi dedik ama biraz sabır, sadece birkaç ay...
Gözden kaçan bir diğer tehlike de o masum görünen yeşillikler, yıkanmamış bol çamurlu salatalar. Tarladan sofraya gelirken üstünde ne pestisitler, ne bakteriler taşıyorlar kim bilir. “Bir sudan geçirdim yeter” deyip geçmek, tabağa o mikropları doğrudan davet etmek demek. Hamileyken dışarıda salata yemek mi... Büyük cesaret valla, arkasında nasıl bir hijyen olduğunu bilmeden o tabağa çatalları sallamak tam bir kumar.
Bitki çayları denince herkes bir durup düşünmeli, “Aman canım alt tarafı bir ot çayı” deyip geçilmeyecek kadar derin bir kuyu burası. Adaçayı, fesleğen çayı, sinameki... Bunlar rahim kasılmalarını öyle bir tetikliyor ki, durduk yere o hassas dengeyi bozup insanı pişman edebiliyor. Aktardan alınan o ne idüğü belirsiz karışım çaylarını bardağa doldururken iki kere değil, beş kere düşünmek gerek...
Aşırı kafein tüketimi de bebeğin o minicik kalbini durduk yere maratona sokmak gibi bir şey. Sabahları o sert kahve olmadan uyanamayanlar için zor biliyorum, çok zor hem de... Ama gün boyu bardağı bardağa ekleyip kafein sınırını aşmak, plasentadan doğrudan o küçük bedene geçiyor işte. Bebeğin onu metabolize edecek organları bile henüz hazır değilken... Değer mi o bir fincan fazla espressoya, gerçekten değer mi?
Şarküteri ürünleri desen, dışarıdan bakınca ne kadar pratik, ne kadar cazip görünüyor değil mi? Sosisler, salamlar, o nefis kokan füme etler... Ama o paketlerin içine saklanmış listeria bakterisi yok mu, sessizce bekliyor orada sanki. Hamile bir kadının bağışıklık sistemi zaten hassaslaşmışken, sırf bir anlık nefis terbiyesi yüzünden o bakteriyi vücuda almak... İnsan bunu bilip de nasıl rahatça çiğ salam dilimleyebilir ki, imkanı yok.
Su ürünleri tarafıysa ayrı bir muamma, kafalar orada hep biraz karışık. Cıva oranı tavan yapmış o kocaman dip balıkları, dipte ne varsa bünyesine çekmiş sanki; köpekbalığı, kılıçbalığı, ton balığının bazı türleri... Bebeğin sinir sistemi gelişirken o ağır metaller vücuda bir girerse... Kireç gibi kalırsınız öylece, ne yapacağını şaşırır insan... Hani balık sağlıktı, hani omega-3 deposuydu dersin ama işte her balık aynı değil ki arkadaş.
Süt ürünlerinde o doğallık sevdası bazen insanın başını çok fena yakabiliyor. “Köydün geldi, katkısız, sıcacık taze süt” diye pazarlanan o pastörize edilmemiş sütler ve onlardan yapılan yumuşak peynirler... Feta, brie, rokfor... İçlerinde ne tür mikrop barındırdıklarını tahmin bile edemezsiniz. Sonra bir bakmışsınız, o doğal olsun diye yenen bir parça peynir yüzünden hastane yolları taşlı...
Yumurta konusu da en az diğerleri kadar çetrefilli ve bir o kadar da gözden kaçıyor. Cıvık sarılı, ekmeği banmalık rafadan yumurtalar ya da ev yapımı o nefis mayonezler... Salmonella mikrobu için adeta bir davetiye, adeta açık bir kapı. Tam pişmemiş yumurta beyazı bile risk taşırken, o sarının akışkanlığına kanmamak lazım... Tamam, kahvaltı keyfi dedik ama biraz sabır, sadece birkaç ay...
Gözden kaçan bir diğer tehlike de o masum görünen yeşillikler, yıkanmamış bol çamurlu salatalar. Tarladan sofraya gelirken üstünde ne pestisitler, ne bakteriler taşıyorlar kim bilir. “Bir sudan geçirdim yeter” deyip geçmek, tabağa o mikropları doğrudan davet etmek demek. Hamileyken dışarıda salata yemek mi... Büyük cesaret valla, arkasında nasıl bir hijyen olduğunu bilmeden o tabağa çatalları sallamak tam bir kumar.
Bitki çayları denince herkes bir durup düşünmeli, “Aman canım alt tarafı bir ot çayı” deyip geçilmeyecek kadar derin bir kuyu burası. Adaçayı, fesleğen çayı, sinameki... Bunlar rahim kasılmalarını öyle bir tetikliyor ki, durduk yere o hassas dengeyi bozup insanı pişman edebiliyor. Aktardan alınan o ne idüğü belirsiz karışım çaylarını bardağa doldururken iki kere değil, beş kere düşünmek gerek...
Aşırı kafein tüketimi de bebeğin o minicik kalbini durduk yere maratona sokmak gibi bir şey. Sabahları o sert kahve olmadan uyanamayanlar için zor biliyorum, çok zor hem de... Ama gün boyu bardağı bardağa ekleyip kafein sınırını aşmak, plasentadan doğrudan o küçük bedene geçiyor işte. Bebeğin onu metabolize edecek organları bile henüz hazır değilken... Değer mi o bir fincan fazla espressoya, gerçekten değer mi?