Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Anne karnında o minik kıpırtının ilk defa ne zaman hissedileceği meselesi var ya, işte o bekleyiş başlı başına bir romandır.
Günler geçer, haftalar birbirini kovalayınca insan ister istemez sabırsızlanır abi ya, vallahi billahi o ilk tekmeyi beklemekten ömrü çürür adamın.
İlk gebeliklerde işler biraz daha yavaştır sanki, yirmi haftayı bulur o sihirli anın gelmesi...
Daha önce doğum yapmış olanlar ise on altıncı haftadan itibaren sezer o hafif kepelenmeleri, balık sırtı gibi kayıp giden o hissi hemen tanırlar.
Aslında ortada fol yok yumurta yokken başlar bu iç çekmeler, kelebek kanat çırpıyormuş gibi garip bir seğirme oturur kasıklara.
İçeride koca bir dünya kuruluyor da haberimiz yok tabii, o minicik ellerle duvarlara vuruyor sanki minnoş...
İlk hissettiğin anda öyle bir donup kalırsın ki, dünya durur, zaman adeta o saniyede asılı kalır.
Yanlış mı duydum acaba der insan, gaz sancısı falandır kesin diye düşünür önce, kendi kendine kuruntu yapar durur işte.
Değildir o, gaz maz değil o; o hayatın en saf, en katışıksız müjdesidir halbuki...
Doktora gidip "Hocam bir kıpırtı oldu sanki" dediğinde o yüzündeki utangaç gülümseme var ya, ömrün boyunca unutamazsın.
Zaman ilerledikçe o hafif seğirmeler güçlenir, artık dışarıdan bile elini koyduğun an güm güm vurmaya başlar minik ayaklar.
Kimi gece uyutmaz adamı, sabaha kadar içeride tepişir durur; sen sırtüstü dönersin o ters döner, inatçı işte kime çektiyse...
Kimi zaman da öyle bir yorulur ki gün boyu, çıt çıkmaz içeriden; işte o sessizlik anı insana dünyayı dar eder, korkudan eli ayağı titrer insanın.
Merak etme ama, o da dinleniyordur köşesinde, birazdan başlar yine horultuya benzer o tatlı hareketler.
Her gebelik kendi hikayesini yazar sonuçta, kiminin bebeği sakindir uzaktan el sallar, kimininkiyse boksör gibidir maşallah dur durak bilmez.
Önemli olan o bağı kurmaktır işte, o içerideki canla dışarıdaki kalbin aynı ritimde atmaya başlamasıdır bütün mesele.
Günler geçer, haftalar birbirini kovalayınca insan ister istemez sabırsızlanır abi ya, vallahi billahi o ilk tekmeyi beklemekten ömrü çürür adamın.
İlk gebeliklerde işler biraz daha yavaştır sanki, yirmi haftayı bulur o sihirli anın gelmesi...
Daha önce doğum yapmış olanlar ise on altıncı haftadan itibaren sezer o hafif kepelenmeleri, balık sırtı gibi kayıp giden o hissi hemen tanırlar.
Aslında ortada fol yok yumurta yokken başlar bu iç çekmeler, kelebek kanat çırpıyormuş gibi garip bir seğirme oturur kasıklara.
İçeride koca bir dünya kuruluyor da haberimiz yok tabii, o minicik ellerle duvarlara vuruyor sanki minnoş...
İlk hissettiğin anda öyle bir donup kalırsın ki, dünya durur, zaman adeta o saniyede asılı kalır.
Yanlış mı duydum acaba der insan, gaz sancısı falandır kesin diye düşünür önce, kendi kendine kuruntu yapar durur işte.
Değildir o, gaz maz değil o; o hayatın en saf, en katışıksız müjdesidir halbuki...
Doktora gidip "Hocam bir kıpırtı oldu sanki" dediğinde o yüzündeki utangaç gülümseme var ya, ömrün boyunca unutamazsın.
Zaman ilerledikçe o hafif seğirmeler güçlenir, artık dışarıdan bile elini koyduğun an güm güm vurmaya başlar minik ayaklar.
Kimi gece uyutmaz adamı, sabaha kadar içeride tepişir durur; sen sırtüstü dönersin o ters döner, inatçı işte kime çektiyse...
Kimi zaman da öyle bir yorulur ki gün boyu, çıt çıkmaz içeriden; işte o sessizlik anı insana dünyayı dar eder, korkudan eli ayağı titrer insanın.
Merak etme ama, o da dinleniyordur köşesinde, birazdan başlar yine horultuya benzer o tatlı hareketler.
Her gebelik kendi hikayesini yazar sonuçta, kiminin bebeği sakindir uzaktan el sallar, kimininkiyse boksör gibidir maşallah dur durak bilmez.
Önemli olan o bağı kurmaktır işte, o içerideki canla dışarıdaki kalbin aynı ritimde atmaya başlamasıdır bütün mesele.