Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Sessizliği bir silah gibi kullanmaktan vazgeçmediğimiz sürece, yatak odasındaki o gergin havayı dağıtmamız mümkün değil. Erkek dünyasının en büyük tabusu, her on kişiden en az üçünün hayatının bir döneminde kapısını çalan o meşhur acelecilik... Adını koymaktan bile korktuğumuz erken boşalma meselesi, aslında sadece fiziksel bir refleksin çok ötesinde, zihnin bedene oynadığı küçük bir oyun. Çoğu zaman sorunun kaynağını hep yanlış yerlerde arıyoruz; hormonlarda, anatomide ya da doğuştan gelen bir şanssızlıkta... Oysa mesele genellikle o omuzlarımızda taşıdığımız, gün boyu biriktirdiğimiz ve yatağa kadar bizimle gelen o devasa yükte saklı.
Zihniniz bir savaş alanıyken bedeninizden kusursuz bir ritim bekleyemezsiniz, bu kadar net. Stres dediğimiz o sinsi düşman, tam da teslim olmanız gereken o anda devreye girip her şeyi berbat ediveriyor işte. İş yerindeki o teslim tarihi, ödenmesi gereken faturalar, partnerinize karşı duyduğunuz "acaba yeterince iyi miyim?" kaygısı... Vallahi de billahi de insanı kendi bedenine yabancılaştıran en büyük zehir bu performans anksiyetesi. Beynimiz tehlike anında hayatta kalma moduna geçer ve her şeyi bir an önce bitirip kaçmak ister; ne yazık ki cinsellik de bu aceleden nasibini alır.
İlk gençlik yıllarında, o gizli kapaklı köşelerde, yakalanma korkusuyla aleacele yaşanan ilk deneyimler yok mu... İşte her şeyin başladığı, o yanlış kodlamanın zihnimize kazındığı yer tam da burası. Beden, o dönemlerde hızlı olmayı bir başarı, bir korunma yöntemi olarak öğreniyor ve bu refleks yıllar sonra bile peşimizi bırakmıyor. Yani aslında bugünkü o kontrolsüz acelecilik, geçmişte kendi kendimize kurduğumuz o tuzaktan ibaret... Bir kere o ritme alıştınız mı, sonradan frene basmayı öğrenmek gerçekten ciddi bir çaba ve sabır gerektiriyor.
Bir durup nefes almayı, o anın içinde kaybolmayı denemediğimiz sürece hangi ilacı içerseniz için hepsi geçici birer makyajdan ibaret kalacak. Kendinize şefkat göstermeyi öğrenmelisiniz, çünkü bu bir yarış ya da bir sınav değil. Partnerinizle aranızdaki o görünmez duvarları yıkıp, durumu espriyle karışık da olsa konuşabilmek işin yarısını çözüyor zaten. Bırakın o mükemmel erkek imajı yerle bir olsun, ne olacak ki? Kendinizi kasmayı bıraktığınız, o kontrolü tamamen kaybetme korkusunu serbest bıraktığınız an, bedeninizin size nasıl uyum sağladığına inanamayacaksınız...
İlişkilerde faturayı hep tek bir tarafa kesmek kolaycılıktır ama bu sorunun çözümü kesinlikle ortak bir masada oturmaktan geçiyor. Karşılıklı beklentilerin yarattığı o sessiz baskı, her iki tarafı da yiyip bitiren bir canavara dönüşmeden önce iletişim kanallarını sonuna kadar açmak şart. Bazen sadece sarılıp uyumak, bazen de cinselliği sadece o nihai noktaya ulaşma hedefinden çıkarıp bir oyun alanına dönüştürmek... İşte o zaman o kaygı bulutu dağılmaya başlıyor ve her şey kendiliğinden, olması gerektiği gibi, en doğal ritminde akıp gidiyor.
Zihniniz bir savaş alanıyken bedeninizden kusursuz bir ritim bekleyemezsiniz, bu kadar net. Stres dediğimiz o sinsi düşman, tam da teslim olmanız gereken o anda devreye girip her şeyi berbat ediveriyor işte. İş yerindeki o teslim tarihi, ödenmesi gereken faturalar, partnerinize karşı duyduğunuz "acaba yeterince iyi miyim?" kaygısı... Vallahi de billahi de insanı kendi bedenine yabancılaştıran en büyük zehir bu performans anksiyetesi. Beynimiz tehlike anında hayatta kalma moduna geçer ve her şeyi bir an önce bitirip kaçmak ister; ne yazık ki cinsellik de bu aceleden nasibini alır.
İlk gençlik yıllarında, o gizli kapaklı köşelerde, yakalanma korkusuyla aleacele yaşanan ilk deneyimler yok mu... İşte her şeyin başladığı, o yanlış kodlamanın zihnimize kazındığı yer tam da burası. Beden, o dönemlerde hızlı olmayı bir başarı, bir korunma yöntemi olarak öğreniyor ve bu refleks yıllar sonra bile peşimizi bırakmıyor. Yani aslında bugünkü o kontrolsüz acelecilik, geçmişte kendi kendimize kurduğumuz o tuzaktan ibaret... Bir kere o ritme alıştınız mı, sonradan frene basmayı öğrenmek gerçekten ciddi bir çaba ve sabır gerektiriyor.
Bir durup nefes almayı, o anın içinde kaybolmayı denemediğimiz sürece hangi ilacı içerseniz için hepsi geçici birer makyajdan ibaret kalacak. Kendinize şefkat göstermeyi öğrenmelisiniz, çünkü bu bir yarış ya da bir sınav değil. Partnerinizle aranızdaki o görünmez duvarları yıkıp, durumu espriyle karışık da olsa konuşabilmek işin yarısını çözüyor zaten. Bırakın o mükemmel erkek imajı yerle bir olsun, ne olacak ki? Kendinizi kasmayı bıraktığınız, o kontrolü tamamen kaybetme korkusunu serbest bıraktığınız an, bedeninizin size nasıl uyum sağladığına inanamayacaksınız...
İlişkilerde faturayı hep tek bir tarafa kesmek kolaycılıktır ama bu sorunun çözümü kesinlikle ortak bir masada oturmaktan geçiyor. Karşılıklı beklentilerin yarattığı o sessiz baskı, her iki tarafı da yiyip bitiren bir canavara dönüşmeden önce iletişim kanallarını sonuna kadar açmak şart. Bazen sadece sarılıp uyumak, bazen de cinselliği sadece o nihai noktaya ulaşma hedefinden çıkarıp bir oyun alanına dönüştürmek... İşte o zaman o kaygı bulutu dağılmaya başlıyor ve her şey kendiliğinden, olması gerektiği gibi, en doğal ritminde akıp gidiyor.