En güçlü bağışıklık artıran besinler hangileri?

En güçlü bağışıklık artıran besinler hangileri?

Ahmet Katan

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
421
Tepkime puanı
0
Ahmet Katan
Biz bu topraklarda acıyı da tatlıyı da hep uçlarda yaşamayı sevdik ama iş kendi bedenimize, o her gün hırpaladığımız canımıza bakmaya gelince nedense hep bir tembellik, hep bir kolaycılık çöktü üzerimize. Market raflarındaki o cafcaflı, süslü kutuların içindeki kimyasal mucizelere o kadar kolay inanıyoruz ki, sanki dedelerimiz yüz yıl yaşamış gibi gidip yapay haplardan medet umar hale geldik vallahi billahi. Gerçek koruyucu zırh burnumuzun ucunda duruyor oysa; pazar tezgahının o çamurlu, gösterişsiz ama buram buram hayat fışkıran köşelerinde. Doğanın bize sunduğu o saf gücü küçümsemek, "bana bir şey olmaz" aymazlığıyla o ambalajlı zehirleri eve taşımak tam olarak kendi kuyumuzu kazmaktan başka bir şey değil aslında... İnsan bir kere o taze sarımsağın kokusunu, zencefilin o boğazı yakan, insanın içini temizleyen sert aromasını hücrelerinde hissetti mi anlıyor hatasını.

Neden hep bir felaket kapıyı çalınca akıllanırız ki, neden illa yataklara düşüp o kemiklerimiz sızlamadan elimiz gitmez o şifalı köklere? Bakıyorsun her tarafta bir bağışıklık furyası, herkes birbirine mucize tarifler fısıldıyor ama kimsenin gerçekte o doğanın vahşi, sert gücüyle yüzleşmeye cesareti yok. Kara mürvermiş, yok efendim bilmem ne adasından gelen egzotik meyvelermiş... Yahu geçeceksiniz bunları, bırakın bu sosyetik yalanları, bizim elimizin altında sapasağlam duran, bizi asırlardır ayakta tutan o delişmen zencefil varken, o acı biberin damarları titreten ateşi dururken neyin lüksünü arıyoruz? O boğazı yırtarcasına yakan, insanı kendine getiren gerçek besinler dururken gidip laboratuvar üretimi kapsüllere avuç dolusu para dökmek akıl kârı mı şimdi? Kendimizi kandırmayı acilen bırakmalıyız, hem de hiç vakit kaybetmeden.

Sofralarımızdan eksik etmediğimiz o soğan, o sarımsak var ya... Hani kokuyor diye bazen burun kıvırdığımız, sosyalleşme bahaneleriyle köşe bucak kaçtığımız o iki mucize, aslında bu coğrafyanın en büyük, en acımasız savaşçılarıdır desek yalan olmaz herhalde. Onları hayatımızdan çıkardığımız günden beri daha çok hastalanıyoruz, daha çok kırılıyoruz o rüzgarlarda. Kabuğu soyulurken gözümüzden yaş getiren o dertli sebze, aslında bedenimizdeki mikroplarla bizim adımıza kıran kırana dövüşüyor içeride. Bir düşünün, doğa sana en doğal antibiyotiği toprağın altından sessizce sunmuş, sen ise kokusunu dert edip arkana bakmadan kaçıyorsun... Ne büyük bir nankörlük, ne büyük bir cehalet.

Zerdeçalın o sapsarı, o boyunduruk kabul etmez rengine her baktığımda bu toprağın ne kadar cömert olduğunu bir kez daha anlıyorum ama kıymetini biliyor muyuz derseniz, koca bir hayır. Karabiberle birleştiğinde vücutta adeta bir ihtilal başlatan, o tembel hücreleri ayağa kaldıran bu mucize kökü sadece yemeklere renk versin diye kullanmak tam bir ziyan. Vücuttaki o sinsi yangınları, o içten içe bizi kemiren iltihapları söndürecek tek bir gücümüz var; o da doğanın kendi eliyle harmanladığı bu sert baharatlar. Bunları hayatın merkezine koymadığımız sürece, o soğuk kış günlerinde titreyerek yorganın altına sığınmaya mahkumuz demektir.

Ev yapımı o ekşi, o her kaşıkta insanın içini gıcıklayan yoğurdun, o canım turşuların yüzüne bakmaz olduk modernlik masalı yüzünden. Bağırsakları bomboş, florası darmadağın olmuş bir nesil türedi etrafta; her rüzgarda yelkenleri suya indiren, en ufak bir salgında darmadağın olan bir topluluk olduk çıktık. İçimizdeki o dost bakterileri kendi ellerimizle beslemezsek, o canlı kalkanı korumazsak hangi ilaç bizi kurtarabilir ki o amansız virüslerin elinden? Kendi mayaladığın yoğurdun suyu dururken, o ev yapımı sirkenin keskin kokusu dururken gidip marketten aldığın o ölü gıdalarla ancak kendini kandırırsın... Yol yakınken dönmek gerek bu yanlıştan, dönüp o eski usul kilerlerin, o toprak küplerin kokusuna teslim olmak gerek yeniden.
 
Geri