Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Glikojen sentezinin moleküler düzeydeki mekanizmasına bakınca, bir gram glukozun dokularda depolanırken beraberinde yaklaşık iki ila üç gram suyu hapsettiğini görüyoruz abi; dolayısıyla ekmeği bir anda kesen birinin tartıda gördüğü o ilk eksi üç kilo aslında yağ kaybı falan değil, hücre içi sıvının boşalmasından ibaret. İnsülin direnci, reseptör duyarlılığı derken fizyolojik olarak su kütlesini kaybetmek insanı psikolojik olarak illüzyona sokuyor tabii... Kas içi glikojen depoları sıfırlandığında metabolizma mecburen alternatif enerji yollarına, yani lipolize yönelmek zorunda kalıyor ama bu süreç göründüğü kadar masum bir yağ yakımı falan sağlamıyor çoğu zaman.
Glukoz dengesini sağlayan glukagon hormonu ile pankreasın beta hücrelerinden salgılanan insülin arasındaki o ince antagonizm bozulduğunda vücut ne yapıyor biliyor musunuz, enerji üretmek için kas dokusunu amino asitlere bölüp glukoneojenez yolunu tetikliyor. Vallahi billahi tartıdaki rakam düşüyor diye sevinirken farkında olmadan iskelet kası kütlenizi eritiyor olabilirsiniz. Günlük bazal metabolizma hızının doğrudan kas kütlesine bağlı olduğunu düşünürsek, ekmeği hayatından tamamen çıkaran biri orta vadede bazal metabolizmasını kendi elleriyle yavaşlatmış oluyor; yani o meşhur hücresel katabolizma kısırdöngüsü tam olarak böyle başlıyor...
Tam tahıllı ekmeklerin içerdiği kompleks polisakkaritler, sindirim sisteminde bütirat gibi kısa zincirli yağ asitlerine dönüşerek bağırsak mikrobiyotamızın epitel bariyerini besler ve leptin hormonunun reseptörlere bağlanmasını kolaylaştırır. Ekmeği yani lif kaynağını aniden kestiğinizde o bağırsak florasındaki yararlı bakteriler aç kalıyor, mikrobiyota dengesi (disbiyozis) bozulunca da beynin hipotalamus bölgesine giden tokum sinyali sekteye uğruyor. Ya insan bir süre sonra sürekli aç hissettiğini, hipoglisemi ataklarıyla boğuştuğunu fark edince... Neyse, kısacası o lif kaybı iştah kontrolünü uzun vadede tamamen altüst ediyor.
Karbonhidrat yokluğunda karaciğerin asetil-CoA moleküllerinden ürettiği asetoasetat ve beta-hidroksibütirat gibi keton cisimcikleri hücresel boyutta alternatif bir yakıt evet, ama kardiyovasküler sistem üzerindeki uzun vadeli baskısı hâlâ tartışmalı. Ekmeği bırakıp onun yarattığı kalori açığını doymuş yağlar veya kontrolsüz proteinlerle kapatmaya çalışmak, serum düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve trigliserit seviyelerini aniden zıplatabilir. Zayıflayacağım diye lipid profilini bozup damar endotel yapısını riske atmak ne kadar mantıklı, orasını iyi düşünmek gerek.
Kanda dolaşan serotonin nörotransmitterinin sentezi için gerekli olan tripsin amino asidinin beyin-kan bariyerini geçmesi, tam da karbonhidrat türevlerinin tetiklediği insülin salgısına bağlıdır. Ekmeksiz veya sıfır karbonhidratlı diyetlerde bir süre sonra başlayan o nedensiz öfke patlamaları, kortizol hormonunun kronik olarak yüksek seyretmesi ve zihinsel sislenme tamamen bu nörokimyasal reaksiyonun aksamasından kaynaklanıyor. Hani bazen içinizden durduk yere bir mutsuzluk dalgası geçer ya...
Enerji dengesinin temel termodinamik yasası çok basit: Alınan kalori, harcanan kaloriden azsa kilo verirsiniz; bu kalori ister ekmekten gelsin ister avokadodan. Ekmek yemediğinde zayıfladığını söyleyen biri aslında ekmekle birlikte o ekmeğin üstüne sürdüğü yağı, yanında yediği fazla yemeği ve toplam günlük enerji alımını kısıtladığı için zayıflıyor. Yoksa unun kendisi sihirli bir şekilde kilo aldıran ya da yokluğunda yağ eriten tekil bir biyolojik zehir değil, sadece yoğun bir enerji deposudur.
Glukoz dengesini sağlayan glukagon hormonu ile pankreasın beta hücrelerinden salgılanan insülin arasındaki o ince antagonizm bozulduğunda vücut ne yapıyor biliyor musunuz, enerji üretmek için kas dokusunu amino asitlere bölüp glukoneojenez yolunu tetikliyor. Vallahi billahi tartıdaki rakam düşüyor diye sevinirken farkında olmadan iskelet kası kütlenizi eritiyor olabilirsiniz. Günlük bazal metabolizma hızının doğrudan kas kütlesine bağlı olduğunu düşünürsek, ekmeği hayatından tamamen çıkaran biri orta vadede bazal metabolizmasını kendi elleriyle yavaşlatmış oluyor; yani o meşhur hücresel katabolizma kısırdöngüsü tam olarak böyle başlıyor...
Tam tahıllı ekmeklerin içerdiği kompleks polisakkaritler, sindirim sisteminde bütirat gibi kısa zincirli yağ asitlerine dönüşerek bağırsak mikrobiyotamızın epitel bariyerini besler ve leptin hormonunun reseptörlere bağlanmasını kolaylaştırır. Ekmeği yani lif kaynağını aniden kestiğinizde o bağırsak florasındaki yararlı bakteriler aç kalıyor, mikrobiyota dengesi (disbiyozis) bozulunca da beynin hipotalamus bölgesine giden tokum sinyali sekteye uğruyor. Ya insan bir süre sonra sürekli aç hissettiğini, hipoglisemi ataklarıyla boğuştuğunu fark edince... Neyse, kısacası o lif kaybı iştah kontrolünü uzun vadede tamamen altüst ediyor.
Karbonhidrat yokluğunda karaciğerin asetil-CoA moleküllerinden ürettiği asetoasetat ve beta-hidroksibütirat gibi keton cisimcikleri hücresel boyutta alternatif bir yakıt evet, ama kardiyovasküler sistem üzerindeki uzun vadeli baskısı hâlâ tartışmalı. Ekmeği bırakıp onun yarattığı kalori açığını doymuş yağlar veya kontrolsüz proteinlerle kapatmaya çalışmak, serum düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve trigliserit seviyelerini aniden zıplatabilir. Zayıflayacağım diye lipid profilini bozup damar endotel yapısını riske atmak ne kadar mantıklı, orasını iyi düşünmek gerek.
Kanda dolaşan serotonin nörotransmitterinin sentezi için gerekli olan tripsin amino asidinin beyin-kan bariyerini geçmesi, tam da karbonhidrat türevlerinin tetiklediği insülin salgısına bağlıdır. Ekmeksiz veya sıfır karbonhidratlı diyetlerde bir süre sonra başlayan o nedensiz öfke patlamaları, kortizol hormonunun kronik olarak yüksek seyretmesi ve zihinsel sislenme tamamen bu nörokimyasal reaksiyonun aksamasından kaynaklanıyor. Hani bazen içinizden durduk yere bir mutsuzluk dalgası geçer ya...
Enerji dengesinin temel termodinamik yasası çok basit: Alınan kalori, harcanan kaloriden azsa kilo verirsiniz; bu kalori ister ekmekten gelsin ister avokadodan. Ekmek yemediğinde zayıfladığını söyleyen biri aslında ekmekle birlikte o ekmeğin üstüne sürdüğü yağı, yanında yediği fazla yemeği ve toplam günlük enerji alımını kısıtladığı için zayıflıyor. Yoksa unun kendisi sihirli bir şekilde kilo aldıran ya da yokluğunda yağ eriten tekil bir biyolojik zehir değil, sadece yoğun bir enerji deposudur.