Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Marketteki o fosforlu yeşil elmayı ilk elime aldığımda, acaba dedim, biz ne ara bu kadar yabancılaştık şu tabağımızdakilere; vallahi billahi insan şüphe ediyor her gördüğünden abi ya.
Yılların gazetecisiyiz, sahildeki tezgahtan aldığımız domatesin kokusuyla süpermarketteki o balmumlu mumyaların kokusunu ayırt edemez hale geldik sanırım, yani bildiğin tatlar kaybolup gitti arada.
Eski topraklar köyden getirilen zeytinyağını küp basardı, şimdi biz üstünde "yüzde yüz doğal" yazan ama içindekiler kısmını okumak için büyüteç lere ihtiyaç duyulan plastik şişelere tıkıldık kaldık; hakikaten trajikomik bir durum bu.
Hani derler ya canım, ne yersen osun diye; tam da bu yüzden o organik pazarların önünde kuyruk olmalar, balkonda fesleğen büyütme çabaları boşuna değil aslında, insanlar özüne dönmenin peşinde.
Bilim insanları gün aşırı başka bir vitamin övüyor, oysa bizim nene hatunların tencerede kaynayan kemik suyuyla iyileştiği günler sanki çok daha sahiciydi, ne bileyim işte her şey bu kadar karışık değildi eskiden.
Tabii ki modern tarım olmadan bu kadar kalabalık şehri doyurmanın imkanı yok, ama yine de o kimyasal ilaç kokan marulları yıkarken insan içten içe bir ürperiyor; acaba diyorum, sağlığımız gerçekten elden gidiyor mu.
Kimyasal gübreyle şişirilmiş o devasa çilekler göz alıcı duruyor vitrinde, fakat ısırdığında ağzına su tadından başka bir şey gelmeyince, insan o eski yaz günlerinin eriklerini arıyor vallahi.
Özün sözün kısası, doğal beslenme meselesi sadece bir trend falan değil, kaybedilen o çocukluk tatlarının ve en önemlisi kendi bedenimizin sesini yeniden duyma çabası; başka da bir açıklaması yok zaten...
Yılların gazetecisiyiz, sahildeki tezgahtan aldığımız domatesin kokusuyla süpermarketteki o balmumlu mumyaların kokusunu ayırt edemez hale geldik sanırım, yani bildiğin tatlar kaybolup gitti arada.
Eski topraklar köyden getirilen zeytinyağını küp basardı, şimdi biz üstünde "yüzde yüz doğal" yazan ama içindekiler kısmını okumak için büyüteç lere ihtiyaç duyulan plastik şişelere tıkıldık kaldık; hakikaten trajikomik bir durum bu.
Hani derler ya canım, ne yersen osun diye; tam da bu yüzden o organik pazarların önünde kuyruk olmalar, balkonda fesleğen büyütme çabaları boşuna değil aslında, insanlar özüne dönmenin peşinde.
Bilim insanları gün aşırı başka bir vitamin övüyor, oysa bizim nene hatunların tencerede kaynayan kemik suyuyla iyileştiği günler sanki çok daha sahiciydi, ne bileyim işte her şey bu kadar karışık değildi eskiden.
Tabii ki modern tarım olmadan bu kadar kalabalık şehri doyurmanın imkanı yok, ama yine de o kimyasal ilaç kokan marulları yıkarken insan içten içe bir ürperiyor; acaba diyorum, sağlığımız gerçekten elden gidiyor mu.
Kimyasal gübreyle şişirilmiş o devasa çilekler göz alıcı duruyor vitrinde, fakat ısırdığında ağzına su tadından başka bir şey gelmeyince, insan o eski yaz günlerinin eriklerini arıyor vallahi.
Özün sözün kısası, doğal beslenme meselesi sadece bir trend falan değil, kaybedilen o çocukluk tatlarının ve en önemlisi kendi bedenimizin sesini yeniden duyma çabası; başka da bir açıklaması yok zaten...