Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yatak odasındaki o eski heyecanı kaybetmek dünyanın sonu değil ama insan bazen "Nerede o eski enerjim?" diye sormadan edemiyor vallahi... Modern hayatın koşturmacası, bitmeyen faturalar, iş stresi derken vücut adeta kendi kendini koruma moduna alıyor ve libidonun sesini iyice kısıyor. Aslında her şey o meşhur kortizol hormonuyla başlıyor; stres seviyesi tavan yaptığında vücut hayatta kalma savaşı verdiğini sanıp üreme fonksiyonlarını arka plana atıyor, yani tamamen biyolojik bir savunma mekanizması bu. Bu durumu tersine çevirmek için ilk yapılması gereken şey, o sürekli koşturan zihni biraz olsun yavaşlatmayı öğrenmek, her gün kendimize nefes alacak ufacık da olsa bir alan yaratmak. Belki yarım saatlik sessiz bir yürüyüş, belki de sadece telefonu kapatıp uzanmak... İnanın, zihnen rahatlamadığımız sürece aktarlardan taşıyacağımız hiçbir bitkinin tek başına mucize yaratmasını bekleyemeyiz, her şey önce kafada bitiyor yani.
Beslenme çantamızı biraz kurcaladığımızda aslında hormonlarımızın dilinden anlayan ne kadar çok doğal müttefikimiz olduğunu fark ediyoruz. Özellikle çinko ve magnezyum gibi mineraller, testosteron başta olmak üzere tüm o istek mekanizmasını yöneten hormonların salgılanmasında gizli kahramanlar olarak rol oynuyor. Hani o çok sevdiğimiz bitter çikolata var ya, işte içindeki feniletilamin sayesinde sadece mutluluk hissi vermiyor, aynı zamanda kan akışını hızlandırarak vücudu uykusundan uyandırıyor adeta. Kabak çekirdeği, ceviz, hatta o kokusuna bazen burun kıvırdığımız sarımsak bile damarları genişleterek dolaşımı canlandırma konusunda inanılmaz işler başarıyor. Yani öyle çok uzaklarda, egzotik ormanlarda aramaya gerek yok mucizeyi; mutfağımızdaki doğru besinler, doğru porsiyonlarla birleştiğinde vücudun doğal ritmini bulmasına fazlasıyla yetiyor...
İyi bir uyku çekmeden ertesi gün yataktan tam bir enerji bombası olarak kalkmayı ummak da biraz kendimizi kandırmak oluyor galiba. Uyku esnasında vücudumuz adeta bir fabrika gibi çalışıp hormon dengesini baştan aşağı yeniden kuruyor, yani o meşhur derin uyku evresini ıskaladığımızda ertesi gün cinsel isteksizlikle karşılaşmamız neredeyse kaçınılmaz bir son haline geliyor. Günde altı saatten az uyuyan insanların hormon seviyelerindeki o ani düşüşler üzerine yapılmış onlarca akademik çalışma var, bilim bile bu işin temelinin dinlenmekten geçtiğini bas bas bağırıyor. Hani bazen çok yorgun oluruz da içimizden hiçbir şey yapmak gelmez ya, işte tam olarak bu kısır döngüyü kırmak için o yatak odasındaki ekranları, televizyonları tamamen hayatımızdan çıkarmak gerekiyor. Karanlık ve serin bir odada kesintisiz uyunan yedi sekiz saat, piyasadaki en pahalı takviyelerden çok daha hızlı sonuç veriyor, denemesi bedava.
İlişkideki o görünmez duvarları aşamadığımız sürece hangi yöntemi denersek deneyelim hep bir şeyler eksik kalacaktır, buna gerçekten inanıyorum. Çiftlerin birbirine karşı dürüst olamaması, kırgınlıkları biriktirmesi ve o meşhur "beni anlasın" beklentisi, yatak odasındaki o sıcaklığı buz gibi soğutan en büyük düşmanlardan biri. Birlikte sadece cinsel bir çekim değil, entelektüel ve duygusal bir paylaşım alanı da yaratabilmek, o eski heyecanı küllerinden yeniden doğurmanın en samimi yolu aslında. Belki de sadece konuşmak, yargılamadan dinlemek ve beklentileri açık açık ortaya koymak... Bazen her şeyi akışına bırakıp sadece partnerinizle baş başa kaliteli vakit geçirmek, o kaybolan çekimi hiç ummadığınız bir anda ve kendiliğinden geri getirebiliyor.
Beslenme çantamızı biraz kurcaladığımızda aslında hormonlarımızın dilinden anlayan ne kadar çok doğal müttefikimiz olduğunu fark ediyoruz. Özellikle çinko ve magnezyum gibi mineraller, testosteron başta olmak üzere tüm o istek mekanizmasını yöneten hormonların salgılanmasında gizli kahramanlar olarak rol oynuyor. Hani o çok sevdiğimiz bitter çikolata var ya, işte içindeki feniletilamin sayesinde sadece mutluluk hissi vermiyor, aynı zamanda kan akışını hızlandırarak vücudu uykusundan uyandırıyor adeta. Kabak çekirdeği, ceviz, hatta o kokusuna bazen burun kıvırdığımız sarımsak bile damarları genişleterek dolaşımı canlandırma konusunda inanılmaz işler başarıyor. Yani öyle çok uzaklarda, egzotik ormanlarda aramaya gerek yok mucizeyi; mutfağımızdaki doğru besinler, doğru porsiyonlarla birleştiğinde vücudun doğal ritmini bulmasına fazlasıyla yetiyor...
İyi bir uyku çekmeden ertesi gün yataktan tam bir enerji bombası olarak kalkmayı ummak da biraz kendimizi kandırmak oluyor galiba. Uyku esnasında vücudumuz adeta bir fabrika gibi çalışıp hormon dengesini baştan aşağı yeniden kuruyor, yani o meşhur derin uyku evresini ıskaladığımızda ertesi gün cinsel isteksizlikle karşılaşmamız neredeyse kaçınılmaz bir son haline geliyor. Günde altı saatten az uyuyan insanların hormon seviyelerindeki o ani düşüşler üzerine yapılmış onlarca akademik çalışma var, bilim bile bu işin temelinin dinlenmekten geçtiğini bas bas bağırıyor. Hani bazen çok yorgun oluruz da içimizden hiçbir şey yapmak gelmez ya, işte tam olarak bu kısır döngüyü kırmak için o yatak odasındaki ekranları, televizyonları tamamen hayatımızdan çıkarmak gerekiyor. Karanlık ve serin bir odada kesintisiz uyunan yedi sekiz saat, piyasadaki en pahalı takviyelerden çok daha hızlı sonuç veriyor, denemesi bedava.
İlişkideki o görünmez duvarları aşamadığımız sürece hangi yöntemi denersek deneyelim hep bir şeyler eksik kalacaktır, buna gerçekten inanıyorum. Çiftlerin birbirine karşı dürüst olamaması, kırgınlıkları biriktirmesi ve o meşhur "beni anlasın" beklentisi, yatak odasındaki o sıcaklığı buz gibi soğutan en büyük düşmanlardan biri. Birlikte sadece cinsel bir çekim değil, entelektüel ve duygusal bir paylaşım alanı da yaratabilmek, o eski heyecanı küllerinden yeniden doğurmanın en samimi yolu aslında. Belki de sadece konuşmak, yargılamadan dinlemek ve beklentileri açık açık ortaya koymak... Bazen her şeyi akışına bırakıp sadece partnerinizle baş başa kaliteli vakit geçirmek, o kaybolan çekimi hiç ummadığınız bir anda ve kendiliğinden geri getirebiliyor.