Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Çocuk dediğin, doğuştan gelen o katıksız dürüstlük zırhıyla gelir dünyaya; ta ki biz o zırhı kendi ellerimizle çatlatana kadar.
Yalan, hiçbir çocuğun cebinde hazır taşıdığı küçük bir taş değildir; o, ancak etraftaki buz tutmuş duvarları aşamayınca örülen acemi bir barınaktır.
Korku, minik bir kalbin içine girdiği an, en katı gerçekler bile bükülmeye başlar çünkü çocuk, o an gerçeğin sertliğinden değil, bizim bakışlarımızın keskinliğinden saklanır.
Vallahi billahi bizler, her "Neden yaptın bunu?" diye hesap sorma kürsüsüne çıktığımızda, aslında kendi ellerimizle onlara o ilk yalan senaryosunu ezberletiyoruz abi ya.
Biraz durup düşünün, evladınız size gözünün içine bakarak o uydurma hikâyeyi anlatırken, aslında "Ben bu evde seni kaybetmekten ölümüne korkuyorum" demek istiyordur... belki de sadece susmak istiyordur.
Hata yapmak bu hayatın en doğal hamuruyken, bizler o hatayı devasa bir kabahate dönüştürdüğümüzde, çocuk da mecburen sığınacak başka bir dünya uydurur kendine.
Aynı gerçeği yüzüne bin kez vursanız ne yazar, çocuk zaten sizin onu anlamayacağınızı o küçük kafasına çoktan yazmıştır; evet, tam da o an aradaki tüm köprüler sessizce yıkılır gider.
Öd וב cezaların havada uçuştuğu o soğuk ev atmosferinde, doğruluk bir erdem değil, yalnızca celladına giden en kestirme yol gibi görünür o minik zihne.
Çocuğunuzun yalan söylediğini yakaladığınızda sakın felaket senaryoları yazmayın; derin bir nefes alın ve asıl sorunun onun kelimelerinde değil, sizin kurduğunuz o korku imparatorluğunda olduğunu fark edinyin artık.
Güven, ipte yürümek gibidir; bir kez düştünüz mü bir daha o ipe tırmanmak yıllar alır, işte tam da bu yüzden çocukla kurulan bağda tek bir suçlayıcı bakış her şeyi altüst edebilir.
Onu dinleyin, gerçekten dinleyin; çünkü o masum yalanların arkasındaki o titrek ses, aslında size duyulmamış çığlıklarını fısıldıyordur... ve siz hâlâ haklı çıkma peşindesiniz.
Yalan, hiçbir çocuğun cebinde hazır taşıdığı küçük bir taş değildir; o, ancak etraftaki buz tutmuş duvarları aşamayınca örülen acemi bir barınaktır.
Korku, minik bir kalbin içine girdiği an, en katı gerçekler bile bükülmeye başlar çünkü çocuk, o an gerçeğin sertliğinden değil, bizim bakışlarımızın keskinliğinden saklanır.
Vallahi billahi bizler, her "Neden yaptın bunu?" diye hesap sorma kürsüsüne çıktığımızda, aslında kendi ellerimizle onlara o ilk yalan senaryosunu ezberletiyoruz abi ya.
Biraz durup düşünün, evladınız size gözünün içine bakarak o uydurma hikâyeyi anlatırken, aslında "Ben bu evde seni kaybetmekten ölümüne korkuyorum" demek istiyordur... belki de sadece susmak istiyordur.
Hata yapmak bu hayatın en doğal hamuruyken, bizler o hatayı devasa bir kabahate dönüştürdüğümüzde, çocuk da mecburen sığınacak başka bir dünya uydurur kendine.
Aynı gerçeği yüzüne bin kez vursanız ne yazar, çocuk zaten sizin onu anlamayacağınızı o küçük kafasına çoktan yazmıştır; evet, tam da o an aradaki tüm köprüler sessizce yıkılır gider.
Öd וב cezaların havada uçuştuğu o soğuk ev atmosferinde, doğruluk bir erdem değil, yalnızca celladına giden en kestirme yol gibi görünür o minik zihne.
Çocuğunuzun yalan söylediğini yakaladığınızda sakın felaket senaryoları yazmayın; derin bir nefes alın ve asıl sorunun onun kelimelerinde değil, sizin kurduğunuz o korku imparatorluğunda olduğunu fark edinyin artık.
Güven, ipte yürümek gibidir; bir kez düştünüz mü bir daha o ipe tırmanmak yıllar alır, işte tam da bu yüzden çocukla kurulan bağda tek bir suçlayıcı bakış her şeyi altüst edebilir.
Onu dinleyin, gerçekten dinleyin; çünkü o masum yalanların arkasındaki o titrek ses, aslında size duyulmamış çığlıklarını fısıldıyordur... ve siz hâlâ haklı çıkma peşindesiniz.