Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Motor kaputunun altında sessiz sedasız çalışan o kıvrımlı kağıt parçasını çoğumuz unutuyoruz. Hava filtresi gözenekleri zamanla mikron mertebesindeki tozlarla, polenlerle ve yol kiriyle tıkanmaya başladığında silindirlere giren temiz oksijen miktarı da azalıyor haliyle. Modern araçlardaki hava akış sensörü (MAF) bu düşüşü hemen algılar... ECU dediğimiz o beyin, içeri az hava girdiğini görünce yanma odasındaki ideal 14.7:1 olan o hassas hava-yakıt oranını korumak için çırpınır durur. Sonuç mu? Yakıt tüketimi ibresi yavaş yavaş yukarı tırmanır ama siz bunu ilk etapta pek de fark edemezsiniz.
Eski tip karbüratörlü motorlarda bu durum tam bir yakıt canavarına dönüşürdü. Yeni nesil enjeksiyonlu araçlarda ise sistem havayı kısınca yakıtı da kısıyor aslında, zira motorun boğulmasını istemiyor bilgisayar. Fakat bu sefer de aracın o alıştığınız ivmelenmesi, gaz pedalına bastığınızda aldığınız o eski tatlı tepki kaybolup gidiyor. Rampada bayılan, sollamaya çıkarken nazlanan bir araba... Gücü yakalamak için gaza daha çok basıyorsunuz, fark etmeden pedala yükleniyorsunuz ve işte tam o noktada cüzdanınızdan ekstra paralar çıkmaya başlıyor.
Değişim periyotlarını el kitabındaki kilometrelere körü körü bağlı kalarak belirlemek büyük bir hata. Hele ki her gün şantiye tozunun, şehir içi trafiğinin dur-kalk egzoz dumanının kalbinde yol alıyorsanız o filtre ömrünü çok daha erken tamamlar. Filtre yüzeyinde biriken o siyah, kurum benzeri tabaka motorun nefes borusunu tıkayan bir astım krizi gibidir adeta. Bir düşünün, maskeyle koşmaya çalışsanız ne kadar enerji harcardınız? Motor da aynen öyle zorlanıyor işte, havayı emebilmek için fazladan mekanik güç tüketiyor.
Arada bir kaputu açıp filtreyi ışığa doğru tutmakta fayda var aslında. Işık karşı tarafa hiç geçmiyorsa, kıvrımların arası katran gibi olmuşsa o filtre artık işlevini yitirmiştir, temizlemekle de kurtulmaz. Gözenekleri tıkanan kağıt elyaf, motora giren havanın türbülansını değiştirir ve bu da silindir içindeki yanma verimini doğrudan baltalar. Yanmamış yakıt ziyan olur gider, çiğ gaz kokusu duyarsınız bazen egzozdan. Küçük bir bütçeyle halledilebilecek bir sarf malzemesini ihmal etmek, uzun vadede katalitik konvertörün de canına okuyabilir...
Silindirlerin içine emilen havanın debisi düştükçe, motorun volumetrik verimi de aşağı çekilir. Yani motor hacminden alabileceğiniz maksimum performans limitlenir ve siz o açığı kapatmak için vites küçültüp devir çevirmek zorunda kalırsınız. Yüksek devir ise doğrudan daha fazla enjektör nabzı, yani daha fazla yakıt demektir. Basit bir filtrasyon hatası, zincirleme bir reaksiyonla tüm motor optimizasyonunu altüst etmeye yeter. Sakin akan bir trafikte bile yol bilgisayarındaki o anlık tüketim değerlerinin yukarı doğru oynaması bundandır.
Eski tip karbüratörlü motorlarda bu durum tam bir yakıt canavarına dönüşürdü. Yeni nesil enjeksiyonlu araçlarda ise sistem havayı kısınca yakıtı da kısıyor aslında, zira motorun boğulmasını istemiyor bilgisayar. Fakat bu sefer de aracın o alıştığınız ivmelenmesi, gaz pedalına bastığınızda aldığınız o eski tatlı tepki kaybolup gidiyor. Rampada bayılan, sollamaya çıkarken nazlanan bir araba... Gücü yakalamak için gaza daha çok basıyorsunuz, fark etmeden pedala yükleniyorsunuz ve işte tam o noktada cüzdanınızdan ekstra paralar çıkmaya başlıyor.
Değişim periyotlarını el kitabındaki kilometrelere körü körü bağlı kalarak belirlemek büyük bir hata. Hele ki her gün şantiye tozunun, şehir içi trafiğinin dur-kalk egzoz dumanının kalbinde yol alıyorsanız o filtre ömrünü çok daha erken tamamlar. Filtre yüzeyinde biriken o siyah, kurum benzeri tabaka motorun nefes borusunu tıkayan bir astım krizi gibidir adeta. Bir düşünün, maskeyle koşmaya çalışsanız ne kadar enerji harcardınız? Motor da aynen öyle zorlanıyor işte, havayı emebilmek için fazladan mekanik güç tüketiyor.
Arada bir kaputu açıp filtreyi ışığa doğru tutmakta fayda var aslında. Işık karşı tarafa hiç geçmiyorsa, kıvrımların arası katran gibi olmuşsa o filtre artık işlevini yitirmiştir, temizlemekle de kurtulmaz. Gözenekleri tıkanan kağıt elyaf, motora giren havanın türbülansını değiştirir ve bu da silindir içindeki yanma verimini doğrudan baltalar. Yanmamış yakıt ziyan olur gider, çiğ gaz kokusu duyarsınız bazen egzozdan. Küçük bir bütçeyle halledilebilecek bir sarf malzemesini ihmal etmek, uzun vadede katalitik konvertörün de canına okuyabilir...
Silindirlerin içine emilen havanın debisi düştükçe, motorun volumetrik verimi de aşağı çekilir. Yani motor hacminden alabileceğiniz maksimum performans limitlenir ve siz o açığı kapatmak için vites küçültüp devir çevirmek zorunda kalırsınız. Yüksek devir ise doğrudan daha fazla enjektör nabzı, yani daha fazla yakıt demektir. Basit bir filtrasyon hatası, zincirleme bir reaksiyonla tüm motor optimizasyonunu altüst etmeye yeter. Sakin akan bir trafikte bile yol bilgisayarındaki o anlık tüketim değerlerinin yukarı doğru oynaması bundandır.