Çocuklarda dikkat eksikliği belirtileri nelerdir?

Çocuklarda dikkat eksikliği belirtileri nelerdir?

Ahmet Katan

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
421
Tepkime puanı
0
Ahmet Katan
Kendi dünyalarında, o görünmez ama varlığı her saniye hissedilen fırtınanın tam ortasında kaybolmuş çocuklar var; aslında beyinlerindeki dopaminerjik iletim yollarında, tam olarak sinaptik yarıkların olduğu yerde bir şeyler ters gidiyor, sanki birileri o çok hızlı akan nehrin önünü tıkamış da su kendine başka yataklar arıyor gibi. Prefrontal korteksin, yani o bizim "karar verme merkezimizin" yeterince hızlı olgunlaşamadığı anlarda, çocuğun zihni sanki bir radyo kanalı arıyor ama bir türlü o cızırtıdan kurtulup net bir frekansa yerleşemiyor, hani bazen dışarıdan bakınca umursamaz ya da tembel dersiniz ya, işte o tamamen bir yanılgı, abi ya, aslında o küçücük zihin, dış uyaranların arasında o kadar çok bölünüyor ki, hangi sesi duyacağını, hangi görüntüyü takip edeceğini bilemiyor, o kadar yorucu ki bu durum... Vallahi billahi bir çocuk için kendi zihninde tutsak olmak kadar ağır bir yük yoktur, düşünsenize, birisi size sürekli bir şeyler anlatıyor ama sizin beyniniz aynı anda başka on tane filmi birden oynatıyor, işte o odaklanamama, o anlık duraksamalar, bir bakıyorsunuz tamamen kopmuş gitmiş, sanki başka bir gezegene ışınlanmış gibi...

Yürütücü işlevlerin, yani planlama, zaman yönetimi ve dürtü kontrolü gibi karmaşık bilişsel süreçlerin adeta bir orkestra şefi eksikliğiyle sahneye çıkması, o kaotik ortamın ana sebebi aslında, hani derler ya "bir işe başlayıp bitiremiyor" diye, mesele kesinlikle bir irade zayıflığı değil, tamamen nörobiyolojik bir yetersizlik, sanki beynin o nöral ağları, sanki o karmaşık sinir yolları arasındaki trafik sıkışmış da araçlar ilerleyemiyor, durmadan yerlerinde sayıyorlar, oysa ne kadar da hevesli başlıyorlar aslında, ama o ilk heves bitince, yani o ilk dopamin dalgası sönümlenince, elde tutunacak bir dal kalmıyor, geriye sadece bitmemiş ödevler, unutulmuş eşyalar ve omuzlarda ağır bir başarısızlık hissi kalıyor, hani o gözlerindeki o masum ama suçlu ifadeyi görmek, "yine olmadı, yine unutttum" derken ki o boyun büküşleri... İşte o anlarda anlıyorsunuz ki, bu çocuk gerçekten çabalıyor ama sistemi, yani donanımı o kadar zorlanıyor ki, sanki işlemci yetmiyor, sanki RAM dolmuş da sistem donup kalmış...

Dürtüsellik, yani o meşhur impulsivite, işte o tam bir barut fıçısı gibi, zihin ile eylem arasındaki o incecik filtrenin yokluğu ya da aşınmışlığı diyelim, bir şey istiyorsa hemen şimdi, bu saniye olması lazım, sanki zaman kavramı onun için doğrusal değil de dairesel, gelecek diye bir şey yok, sadece "şimdi" var, beynindeki o ödül mekanizması o kadar hızlı çalışıyor ki, bir sonraki adımı, sonucun ne olacağını, karşıdakinin ne hissedeceğini hesaplamaya vakit kalmadan o hareket gerçekleşiyor zaten, hani masada otururken sürekli bacak sallayan, kalemi çeviren, yerinde bir an bile duramayan o çocuk aslında sadece sıkılmıyor, o, kendi içsel enerjisini boşaltacak bir yol arıyor, sanki vücudunda gereğinden fazla bir elektrik akımı var da onu topraklamaya çalışıyor, abi ya, bazen bakıyorum da o kadar çok yargılanıyorlar ki, "yaramaz", "hiperaktif", "sorumsuz" diyorlar, oysa o, sadece beynindeki o aşırı uyarılmışlığı dengelemeye çalışıyor, o kadar çok zorlanıyor ki kendi sınırlarını çizmekte...

Zaman algısındaki o tuhaf kaymalar, yani o "zaman körlüğü" dediğimiz mevzu, işte bu işin belki de en az anlaşılan ama en yıkıcı kısımlarından biri, beş dakikayı beş saat gibi hisseden ya da yarım saatlik bir işi üç saniyede yapabileceğine inanan o zihin yapısı, gerçeklik ile algı arasındaki o ince çizgi, hani bir yere gidecekleri zaman sanki dünya duracakmış gibi rahatlar ama vakit daraldıkça o panik hali, o öfke nöbetleri... Aslında tüm mesele, beynin o nörotransmitter dengesizliğiyle dünyayı bizden çok daha farklı bir ritimde, çok daha düzensiz bir akışta deneyimlemesi, bizler saatin tik taklarına göre yaşarken, onlar kendi içsel ritimlerinin o kaotik gürültüsünde bir melodi yakalamaya çalışıyorlar, bu yüzden bazen çok geç kalıyorlar, bazen çok erken, bazen de hiç orada olmuyorlar... İşte bu yüzden sabır, ama sadece bir "bekleme sabrı" değil, o çocuğun dünyasına inebilme, o cızırtılı radyo frekansını birlikte ayarlayabilme sabrı, gerçek şifa burada başlıyor, belki de hiç bitmeyecek bir yolculuk bu, ama o yolda elini tutabildiğin kadar, yani...
 
Geri