Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Doktor elinize o meşhur tahlil sonuçlarını tutuşturduğunda gözünüzün ilk çarpacağı yer genellikle üre ve kreatinin değerleridir, işte tam da orada hafif bir çarpıntı başlar. Aslında o kağıttaki rakamlar, vücudumuzun sessiz sedasız çalışan en muazzam arıtma tesisinin, yani böbreklerimizin o anki performans raporundan başka bir şey değil vallahi. Mesela kreatinin dediğimiz şey, kaslarımızın günlük hareketi esnasında ortaya çıkan sıradan bir atık ve böbrekler düzgün çalıştığında bunu tereyağından kıl çeker gibi süzüp idrarla dışarı atıyor. Gel gelelim, kan testinde bu değer referans aralığının birazcık bile üzerine çıksa, içeride işlerin pek de yolunda gitmediğine dair ciddi bir sinyal alıyoruz demektir. Tabii hemen panik yapıp karaları bağlamanın lüzumu yok; bazen bir gün önce yediğiniz aşırı proteinli bir akşam yemeği ya da spor salonunda kendinizi fazla hırpalamış olmanız bile o rakamları anlık olarak zıplatabilir...
Peki, laboratuvar sonuçlarında sıkça gördüğümüz ve ismi biraz havalı duran GFR, yani Glomerüler Filtrasyon Hızı tam olarak neyi anlatıyor dersiniz? Basitçe söylemek gerekirse bu değer, böbreklerinizin dakikada kaç mililitre kanı temizleyebildiğini gösteren en sadık dostumuzdur ve yaşınıza, cinsiyetinize göre de sürekli değişkenlik gösterir. Yaş ilerledikçe bu süzme hızının yavaş yavaş düşmesi son derece doğal bir süreçtir, bunu bir kenara yazalım ama değer seksenlerin, yetmişlerin, hatta altmışların altına doğru kalıcı olarak inmeye başladıysa... İşte orada durup bir düşünmek, o çok sevdiğimiz tuzlu yiyeceklerle aramıza biraz mesafe koymak gerekiyor abi ya. GFR değerini sadece tek bir testle yargılamak yerine, belirli aralıklarla yapılan ölçümlerle bir trend analizi gibi takip etmek, böbreğin geleceğini öngörmek açısından çok daha sağlıklı bir yaklaşım sunacaktır.
İdrar analizi tahlillerini çoğumuz sadece basit bir enfeksiyon kontrolü sanırız ama asıl büyük ipuçları o sarı sıvının kimyasal detaylarında gizlidir. Normal şartlarda idrarda hiç görmememiz gereken, görsek bile eser miktarda kabul edeceğimiz protein veya albümin gibi maddelerin kaçak yapması, böbreğin o hassas süzgeçlerinin delindiği anlamına gelebilir. Hani evde kahve demlerken filtre yırtılır da bardağın dibine tortular çöker ya, aynen o misal... İdrarda protein kaçağı tespit edildiğinde, böbreğin mikro düzeydeki damar yapısının hasar gördüğünü anlarız ki bu durum genellikle gizli seyreden yüksek tansiyonun ya da sinsice ilerleyen şeker hastalığının ayak sesleridir. Bu yüzden idrar testindeki o küçük artı işaretlerini veya yüksek rakamları asla hafife almamalı, gerekirse yirmidört saatlik idrar toplama gibi daha zahmetli ama nokta atışı sonuç veren yöntemlere başvurmalısınız.
Bütün bu kan ve idrar parametrelerini değerlendirirken tek bir rakama bakıp teşhis koymaya kalkışmak, koskoca bir romanın sadece bir cümlesini okuyup kitabın sonunu tahmin etmeye benzer. Vücut bir bütündür; potasyum seviyeniz, sodyum dengeniz, hatta kan sayımınızdaki hemoglobin miktarı bile böbrek fonksiyonlarınızla doğrudan dirsek temasındadır. Diyelim ki üre değeriniz yüksek çıktı ama kreatininiz tamamen normal; bu durumda hemen böbrek yetmezliği korkusuna kapılmak yerine acaba son günlerde yeterince su içmedim mi, vücudum susuz mu kaldı diye sormak çok daha mantıklı bir çıkış yoludur. Kendinizi dinleyin, tahlil sonuçlarını bir uzman gözüyle sentezleyin ve her şeyden önemlisi, o çok kıymetli organlarınızı günde iki litre temiz suyla ödüllendirmeyi ihmal etmeyin.
Peki, laboratuvar sonuçlarında sıkça gördüğümüz ve ismi biraz havalı duran GFR, yani Glomerüler Filtrasyon Hızı tam olarak neyi anlatıyor dersiniz? Basitçe söylemek gerekirse bu değer, böbreklerinizin dakikada kaç mililitre kanı temizleyebildiğini gösteren en sadık dostumuzdur ve yaşınıza, cinsiyetinize göre de sürekli değişkenlik gösterir. Yaş ilerledikçe bu süzme hızının yavaş yavaş düşmesi son derece doğal bir süreçtir, bunu bir kenara yazalım ama değer seksenlerin, yetmişlerin, hatta altmışların altına doğru kalıcı olarak inmeye başladıysa... İşte orada durup bir düşünmek, o çok sevdiğimiz tuzlu yiyeceklerle aramıza biraz mesafe koymak gerekiyor abi ya. GFR değerini sadece tek bir testle yargılamak yerine, belirli aralıklarla yapılan ölçümlerle bir trend analizi gibi takip etmek, böbreğin geleceğini öngörmek açısından çok daha sağlıklı bir yaklaşım sunacaktır.
İdrar analizi tahlillerini çoğumuz sadece basit bir enfeksiyon kontrolü sanırız ama asıl büyük ipuçları o sarı sıvının kimyasal detaylarında gizlidir. Normal şartlarda idrarda hiç görmememiz gereken, görsek bile eser miktarda kabul edeceğimiz protein veya albümin gibi maddelerin kaçak yapması, böbreğin o hassas süzgeçlerinin delindiği anlamına gelebilir. Hani evde kahve demlerken filtre yırtılır da bardağın dibine tortular çöker ya, aynen o misal... İdrarda protein kaçağı tespit edildiğinde, böbreğin mikro düzeydeki damar yapısının hasar gördüğünü anlarız ki bu durum genellikle gizli seyreden yüksek tansiyonun ya da sinsice ilerleyen şeker hastalığının ayak sesleridir. Bu yüzden idrar testindeki o küçük artı işaretlerini veya yüksek rakamları asla hafife almamalı, gerekirse yirmidört saatlik idrar toplama gibi daha zahmetli ama nokta atışı sonuç veren yöntemlere başvurmalısınız.
Bütün bu kan ve idrar parametrelerini değerlendirirken tek bir rakama bakıp teşhis koymaya kalkışmak, koskoca bir romanın sadece bir cümlesini okuyup kitabın sonunu tahmin etmeye benzer. Vücut bir bütündür; potasyum seviyeniz, sodyum dengeniz, hatta kan sayımınızdaki hemoglobin miktarı bile böbrek fonksiyonlarınızla doğrudan dirsek temasındadır. Diyelim ki üre değeriniz yüksek çıktı ama kreatininiz tamamen normal; bu durumda hemen böbrek yetmezliği korkusuna kapılmak yerine acaba son günlerde yeterince su içmedim mi, vücudum susuz mu kaldı diye sormak çok daha mantıklı bir çıkış yoludur. Kendinizi dinleyin, tahlil sonuçlarını bir uzman gözüyle sentezleyin ve her şeyden önemlisi, o çok kıymetli organlarınızı günde iki litre temiz suyla ödüllendirmeyi ihmal etmeyin.