Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
O odanın içindeki o sessiz, sadece minik bir nefes alışverişiyle bölünen gece yarısı nöbetlerini bilirim; hani insan kendi kalbinin sesini duyar ya, işte öyle bir şey. Göğsünüzdeki o sızının, bebeğinizin her yutkunamayışında bir ağırlığa dönüştüğünü hissettiğinizde, hani derler ya içinizden bir parça kopar, aynen öyle oluyor. Sütün yetmediği düşüncesi bir kez düştü mü akla, insanı kemirir durur vallahi billahi. Acaba gerçekten yetmiyor mu, yoksa biz mi öyle zannediyoruz? Çocuğun tartıdaki o amansız ibresi her şeyin belirleyicisi aslında ama gel de bunu o kaygılı anne yüreğine anlat abi ya...
Pediatri koridorlarında çok döndü bu muhabbetler, her kafadan bir ses çıkar bilirsiniz. Ama işin aslı, tıbbi literatürün bize fısıldadığı o soğuk gerçeklerle annenin sezgileri arasındaki o ince çizgide gizli. Bebek günde en az beş altı kez altını ıslatıyorsa, o bezler ağırlaşıyorsa korkacak bir şey olmadığını söyler durur koskoca profesörler. Peki ya o huzursuz ağlamalar? Her ağlama açlık demek midir, yoksa sadece dünyaya alışmaya çalışan minik bir ruhun çığlığı mı...
Yine de, gerçekten o sınır çizgisine gelindiyse, yani doktor da onayladıysa o meşhur formül mamalarla tanışma vakti gelmiş demektir. Korkulacak, suçluluk duyulacak hiçbir şey yok bunda, vallahi bak. Modern tıp öyle bir noktaya geldi ki, o tozların içindeki protein dengesi, aminoasit zincirleri neredeyse anne sütüne yaklaştı; gerçi o mucizevi sıvının içindeki canlı hücreleri laboratuvarda taklit etmek imkansız ama... Neyse işte, mama vermek dünyanın sonu değil, önemli olan o miniğin büyümesi, serpilmesi.
Sık emzirmek, sütün o sihirli üretim mekanizmasını tetikleyen en temel şey aslında, bunu hepimiz biliyoruz artık. Prolaktin denen o hormon, siz bebeğinizi göğsünüze her koyduğunuzda, o minik dudaklar her uyardığında beyne "hadi daha çok üret" emri gönderiyor. Bir nevi arz talep meselesi yani. Ama bazen ne yaparsan yap, o çeşme gürül gürül akmaz. İşte o zaman biberonun o plastik ucuna sığınmak, bir anne için mağlubiyet gibi hissettirse de aslında sadece akıllıca bir B planıdır.
Yediklerimiz, içtiklerimiz gerçekten o sütün kalitesini ve miktarını sandığımız kadar etkiliyor mu acaba? Bir dönem herkes dereotu, kimyon, malt içecekleri diye delirirdi, hatırlarsınız. İşin özü aslında bol su ve alabildiğine huzur, yani stres hormonu kortizolün o süt kanallarını büzüş büzüş eden etkisinden kaçabilmek. Tabii demesi kolay, evde sürekli ağlayan bir bebek varken hangi huzurdan bahsediyorsak... Yine de kendinize haksızlık etmeyin, siz elinizden geleni yapıyorsunuz.
Kaşık biberonlar var mesela, duymuşsunuzdur mutlaka, hani şu bebeğin meme reddi yaşamasını engelleyen cinsten. Formül mamayı ya da sağdığınız o değerli birkaç damla sütü onunla vermek, bebeğin o emme refleksini şaşırtmıyor, memeden soğutmuyor onu. Çünkü o plastik memeye bir alıştı mı çocuk, annenin o nazlı göğsünden süt çekmek zor geliyor paşama. Kolay yolu seçiyor haliyle, haksız da sayılmaz hani. O yüzden alternatif besleme yöntemlerini iyice bir kurcalamak, derinlemesine incelemek gerek.
Sonuçta o çocuk öyle ya da böyle büyüyecek, o günler geçecek ve geriye sadece o tatlı telaşlar kalacak. Önemli olan o sütün mililitresi değil, o emzirme anında aranızda kurulan o bağ, o göz teması, o sıcaklık... Varsın yarısı mamadan gelsin, varsın o göğüsler eskisi gibi taşmasın. Kendinizi hırpalamayı bıraktığınız an, her şeyin nasıl da kendiliğinden yoluna girdiğini göreceksiniz zaten, inanın bana.
Pediatri koridorlarında çok döndü bu muhabbetler, her kafadan bir ses çıkar bilirsiniz. Ama işin aslı, tıbbi literatürün bize fısıldadığı o soğuk gerçeklerle annenin sezgileri arasındaki o ince çizgide gizli. Bebek günde en az beş altı kez altını ıslatıyorsa, o bezler ağırlaşıyorsa korkacak bir şey olmadığını söyler durur koskoca profesörler. Peki ya o huzursuz ağlamalar? Her ağlama açlık demek midir, yoksa sadece dünyaya alışmaya çalışan minik bir ruhun çığlığı mı...
Yine de, gerçekten o sınır çizgisine gelindiyse, yani doktor da onayladıysa o meşhur formül mamalarla tanışma vakti gelmiş demektir. Korkulacak, suçluluk duyulacak hiçbir şey yok bunda, vallahi bak. Modern tıp öyle bir noktaya geldi ki, o tozların içindeki protein dengesi, aminoasit zincirleri neredeyse anne sütüne yaklaştı; gerçi o mucizevi sıvının içindeki canlı hücreleri laboratuvarda taklit etmek imkansız ama... Neyse işte, mama vermek dünyanın sonu değil, önemli olan o miniğin büyümesi, serpilmesi.
Sık emzirmek, sütün o sihirli üretim mekanizmasını tetikleyen en temel şey aslında, bunu hepimiz biliyoruz artık. Prolaktin denen o hormon, siz bebeğinizi göğsünüze her koyduğunuzda, o minik dudaklar her uyardığında beyne "hadi daha çok üret" emri gönderiyor. Bir nevi arz talep meselesi yani. Ama bazen ne yaparsan yap, o çeşme gürül gürül akmaz. İşte o zaman biberonun o plastik ucuna sığınmak, bir anne için mağlubiyet gibi hissettirse de aslında sadece akıllıca bir B planıdır.
Yediklerimiz, içtiklerimiz gerçekten o sütün kalitesini ve miktarını sandığımız kadar etkiliyor mu acaba? Bir dönem herkes dereotu, kimyon, malt içecekleri diye delirirdi, hatırlarsınız. İşin özü aslında bol su ve alabildiğine huzur, yani stres hormonu kortizolün o süt kanallarını büzüş büzüş eden etkisinden kaçabilmek. Tabii demesi kolay, evde sürekli ağlayan bir bebek varken hangi huzurdan bahsediyorsak... Yine de kendinize haksızlık etmeyin, siz elinizden geleni yapıyorsunuz.
Kaşık biberonlar var mesela, duymuşsunuzdur mutlaka, hani şu bebeğin meme reddi yaşamasını engelleyen cinsten. Formül mamayı ya da sağdığınız o değerli birkaç damla sütü onunla vermek, bebeğin o emme refleksini şaşırtmıyor, memeden soğutmuyor onu. Çünkü o plastik memeye bir alıştı mı çocuk, annenin o nazlı göğsünden süt çekmek zor geliyor paşama. Kolay yolu seçiyor haliyle, haksız da sayılmaz hani. O yüzden alternatif besleme yöntemlerini iyice bir kurcalamak, derinlemesine incelemek gerek.
Sonuçta o çocuk öyle ya da böyle büyüyecek, o günler geçecek ve geriye sadece o tatlı telaşlar kalacak. Önemli olan o sütün mililitresi değil, o emzirme anında aranızda kurulan o bağ, o göz teması, o sıcaklık... Varsın yarısı mamadan gelsin, varsın o göğüsler eskisi gibi taşmasın. Kendinizi hırpalamayı bıraktığınız an, her şeyin nasıl da kendiliğinden yoluna girdiğini göreceksiniz zaten, inanın bana.