Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Dünya bir saniyede kararabilir; o çok güvendiğimiz, her sabah zahmetsizce açılan perdeler bir anda sımsıkı kapanıverir. Ani görme kaybı dediğimiz şey, öyle yavaş yavaş gelen, "ben buradayım" diye haber veren bir misafir değildir maalesef. Pat diye oturur başköşeye. Bir bakmışsınız sağ gözünüzün önünde kalın bir sis perdesi, belki de kapkara bir boşluk... İnsan o an ne yapacağını bilemez, panikle sağa sola bakınmaya çalışır ama nafile. Vallahi de billahi de o anki o çaresizlik hissinin tarifi yoktur. İşte tam da bu yüzden, o ilk saniyelerde sakin kalıp durumun ciddiyetini kavramak hayat kurtarır, daha doğrusu gözü kurtarır.
Gözümüzün arkasında, ışığı algılayıp beyne gönderen mucizevi bir tabaka var: retina. Burayı besleyen damarlarda yaşanacak ufacık bir tıkanıklık, tıpkı kalbe giden damarın tıkanması gibi bir felaket senaryosu yazar aslında. İnme diyoruz ya hani, işte gözün de inmesi olur abi. Retinal arter tıkanıklığı denilen bu bela, saniyeler içinde o pırıl pırıl dünyayı karanlığa gömer. Şaka değil, doğrudan bir acil servis vakasıdır bu. Hemen bir şeyler yapılmazsa, o giden ışık bir daha hiç geri gelmeyebilir...
Göz tansiyonunun sinsi sinsi yükselip aniden patlama noktasına geldiği o anları hiç düşündünüz mü? Glokom krizi deriz biz buna tıpta; gözün içindeki basınç öyle bir seviyeye ulaşır ki, optik sinir adeta ezim ezim ezilir o yükün altında. Sadece kararma da yapmaz hani, yanına bir de öyle bir baş ağrısı, öyle bir mide bulantısı ekler ki insan neye uğradığını şaşırır. Işıkların etrafında rengarenk halkalar görmeye başladıysanız, gözünüzün içi taş gibi sertleştiyse durup düşünmeyeceksiniz. Hemen en yakın göz doktorunun kapısını aşındıracaksınız, başka yolu yok.
Bazen de perde yukarıdan aşağıya doğru, yavaş ama kararlı bir şekilde iniyormuş gibi hissettirir. Retina dekolmanı dediğimiz o meursuz hastalık, bu durumun en bilindik müsebbiplerindendir. Gözün o hassas ağ tabakası yerinden yırtılır, sıvıyla dolar ve yavaşça ayrılır ait olduğu duvardan. Şimşek çakmaları, gözün önünde uçuşan sinekler falan hep bunun öncül belirtileridir aslında. Eğer son zamanlarda gözünüzün önünde havai fişek gösterisi izliyor gibi hissettiyseniz, arkanıza bile bakmadan koşun doktora derim. İş işten geçtikten sonra dövünmenin kimseye faydası yok çünkü.
Beynimizle gözümüz arasındaki o canım iletişim köprüsü, yani optik sinir iltihaplandığında da dünya bir anda bulanıklaşır, renkler solar. Optik nevrit deriz biz buna; özellikle genç yaşlarda, durup dururken ortaya çıkan o tek taraflı görme kayıplarının arkasında genellikle bu yatar. Gözü hareket ettirdikçe arkadan gelen o ince, sızım sızım sızlayan ağrı var ya... İşte o ağrı, sinirin "ben imdat diyorum, beni duy" haykırışıdır. Kendiliğinden geçer diye beklemek, adeta ateşle oynamakla eşdeğerdir bu durumda.
Geçici körlük diye bir şey var bir de, amaurosis fugax der yabancılar; hani birkaç dakikalığına her yer kararır da sonra hiçbir şey olmamış gibi geri gelir ya ekran. "Oh be, geçti gitti işte" deyip hayatınıza devam ederseniz hayatınızın hatasını yaparsınız, benden söylemesi. O geçici kararma, aslında şah damarınızdan kopup gelen ufacık bir pıhtının göz damarınızı teğet geçtiğinin kanıtıdır. Yani aslında vücut size "bak arkadaşım, yakında daha büyük bir fırtına kopacak, önlemini al" diye bas bas bağırıyordur o an. Bu uyarıyı kulak ardı etmek, fırtınaya şemsiyesiz yakalanmaktan çok daha ağır sonuçlar doğurur...
Gözümüzün arkasında, ışığı algılayıp beyne gönderen mucizevi bir tabaka var: retina. Burayı besleyen damarlarda yaşanacak ufacık bir tıkanıklık, tıpkı kalbe giden damarın tıkanması gibi bir felaket senaryosu yazar aslında. İnme diyoruz ya hani, işte gözün de inmesi olur abi. Retinal arter tıkanıklığı denilen bu bela, saniyeler içinde o pırıl pırıl dünyayı karanlığa gömer. Şaka değil, doğrudan bir acil servis vakasıdır bu. Hemen bir şeyler yapılmazsa, o giden ışık bir daha hiç geri gelmeyebilir...
Göz tansiyonunun sinsi sinsi yükselip aniden patlama noktasına geldiği o anları hiç düşündünüz mü? Glokom krizi deriz biz buna tıpta; gözün içindeki basınç öyle bir seviyeye ulaşır ki, optik sinir adeta ezim ezim ezilir o yükün altında. Sadece kararma da yapmaz hani, yanına bir de öyle bir baş ağrısı, öyle bir mide bulantısı ekler ki insan neye uğradığını şaşırır. Işıkların etrafında rengarenk halkalar görmeye başladıysanız, gözünüzün içi taş gibi sertleştiyse durup düşünmeyeceksiniz. Hemen en yakın göz doktorunun kapısını aşındıracaksınız, başka yolu yok.
Bazen de perde yukarıdan aşağıya doğru, yavaş ama kararlı bir şekilde iniyormuş gibi hissettirir. Retina dekolmanı dediğimiz o meursuz hastalık, bu durumun en bilindik müsebbiplerindendir. Gözün o hassas ağ tabakası yerinden yırtılır, sıvıyla dolar ve yavaşça ayrılır ait olduğu duvardan. Şimşek çakmaları, gözün önünde uçuşan sinekler falan hep bunun öncül belirtileridir aslında. Eğer son zamanlarda gözünüzün önünde havai fişek gösterisi izliyor gibi hissettiyseniz, arkanıza bile bakmadan koşun doktora derim. İş işten geçtikten sonra dövünmenin kimseye faydası yok çünkü.
Beynimizle gözümüz arasındaki o canım iletişim köprüsü, yani optik sinir iltihaplandığında da dünya bir anda bulanıklaşır, renkler solar. Optik nevrit deriz biz buna; özellikle genç yaşlarda, durup dururken ortaya çıkan o tek taraflı görme kayıplarının arkasında genellikle bu yatar. Gözü hareket ettirdikçe arkadan gelen o ince, sızım sızım sızlayan ağrı var ya... İşte o ağrı, sinirin "ben imdat diyorum, beni duy" haykırışıdır. Kendiliğinden geçer diye beklemek, adeta ateşle oynamakla eşdeğerdir bu durumda.
Geçici körlük diye bir şey var bir de, amaurosis fugax der yabancılar; hani birkaç dakikalığına her yer kararır da sonra hiçbir şey olmamış gibi geri gelir ya ekran. "Oh be, geçti gitti işte" deyip hayatınıza devam ederseniz hayatınızın hatasını yaparsınız, benden söylemesi. O geçici kararma, aslında şah damarınızdan kopup gelen ufacık bir pıhtının göz damarınızı teğet geçtiğinin kanıtıdır. Yani aslında vücut size "bak arkadaşım, yakında daha büyük bir fırtına kopacak, önlemini al" diye bas bas bağırıyordur o an. Bu uyarıyı kulak ardı etmek, fırtınaya şemsiyesiz yakalanmaktan çok daha ağır sonuçlar doğurur...