Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
İki kişinin aynı çatı altında yıllarca yabancı gibi yaşaması kadar ağır bir şey var mı şu hayatta, vallahi yok.
Yılların biriktirdiği o görünmez tozlar bir gün gelir, en sağlam sandığınız masanın bile ayağını kırar atar.
Neden bu noktaya geldiğini kimse tam olarak çözemez ama ortada fol yok yumurta yokken kopan kıyametler aslında yılların faturasıdır abi ya.
Odanın ortasında duran o devasa fili kimse görmek istemez, herkes birbirinin gözündeki çapağı görüp kendi kataraktını unutur.
İşte tam bu boğucu ve çıkmaz sokak halindeyken dışarıdan bir gözün masaya etraftan bakması gerekir, başka türlü bu düğüm çözülmez.
Bir yabancı gelir oturur koltuğa, ne tarafı tutar ne de kimseye hak verir; sadece oradaki devasa sessizliği kelimelere döker.
İnsan kendi evinin içinde o kadar körleşir ki, karşısındakinin aslında ne demek istediğini değil sadece nefesini bile batmış gibi duyar.
Terapist odası dediğin yer öyle sihirli değnek sopası falan sallanan bir masal şatosu değil, temelli bir yüzleşme tezgahıdır.
Billahi insan bazen kendi sesinden korkar, o odada o ses ilk defa kendi kulaklarına çarpınca ne kadar yabancı geldiğini anlar.
Mesele kimin haklı kimin haksız olduğu değil zaten, ortada haklılık yarışından çok çok önce ezilmiş bir ortak geçmiş var çünkü.
Karşılıklı duvarlar örülmüş, tuğlaların arasına koca koca öfkeler harç diye dökülmüş; o duvarı balyozla değil ince ince yontarak yıkmak lazım.
Kimse kimseyi dinlemiyor ki, herkes sıra kendisine gelene kadar kafasında kurduğu savunma metnini ezberliyor sabırsızlıkla.
Hani derler ya, evlilik emek ister falan; yalan arkadaş, evlilik emek değil katıksız bir sabır ve gözü kara bir dürüstlük ister.
O koltuğa oturunca maskeler düşer, o havalı cümleler yerini kırık dökük itiraflara bırakır ve asıl hikaye o zaman başlar işte.
Yılların biriktirdiği o görünmez tozlar bir gün gelir, en sağlam sandığınız masanın bile ayağını kırar atar.
Neden bu noktaya geldiğini kimse tam olarak çözemez ama ortada fol yok yumurta yokken kopan kıyametler aslında yılların faturasıdır abi ya.
Odanın ortasında duran o devasa fili kimse görmek istemez, herkes birbirinin gözündeki çapağı görüp kendi kataraktını unutur.
İşte tam bu boğucu ve çıkmaz sokak halindeyken dışarıdan bir gözün masaya etraftan bakması gerekir, başka türlü bu düğüm çözülmez.
Bir yabancı gelir oturur koltuğa, ne tarafı tutar ne de kimseye hak verir; sadece oradaki devasa sessizliği kelimelere döker.
İnsan kendi evinin içinde o kadar körleşir ki, karşısındakinin aslında ne demek istediğini değil sadece nefesini bile batmış gibi duyar.
Terapist odası dediğin yer öyle sihirli değnek sopası falan sallanan bir masal şatosu değil, temelli bir yüzleşme tezgahıdır.
Billahi insan bazen kendi sesinden korkar, o odada o ses ilk defa kendi kulaklarına çarpınca ne kadar yabancı geldiğini anlar.
Mesele kimin haklı kimin haksız olduğu değil zaten, ortada haklılık yarışından çok çok önce ezilmiş bir ortak geçmiş var çünkü.
Karşılıklı duvarlar örülmüş, tuğlaların arasına koca koca öfkeler harç diye dökülmüş; o duvarı balyozla değil ince ince yontarak yıkmak lazım.
Kimse kimseyi dinlemiyor ki, herkes sıra kendisine gelene kadar kafasında kurduğu savunma metnini ezberliyor sabırsızlıkla.
Hani derler ya, evlilik emek ister falan; yalan arkadaş, evlilik emek değil katıksız bir sabır ve gözü kara bir dürüstlük ister.
O koltuğa oturunca maskeler düşer, o havalı cümleler yerini kırık dökük itiraflara bırakır ve asıl hikaye o zaman başlar işte.